28 Şubat 2012 Salı

ÜÇ ADIMDA HUZUR DENEMESİ

I: Bunalımın Kaynağı; Aşksızlık.
Gün boyunca koşturdun. İş yerinden çıktın ve görmen gereken insanları görüp, uğraman gereken yerlere uğradın. Sonra gerçekten görmek istediğin bir dostunu da görüp muhabbetini ettin, çayını içtin. Gelmek istemesen de gelmen gereken bir evin vardı, geldin. Evdeki ufak tefek işlerini de hallettin ve odana çekildin. Yattın, uyuyamadın. Daha doğrusu; uyumadın. Ruhunu delip geçen eksik bir şeyler olduğunu hissettin. İşte yazmaya hazırsın.
Fakat öyle pat diye yazamazsın. Ne yazacaksın? Ne yazabilirsin ki? Yazılabilecek ne kaldı? Notlarını karıştırdın. Birbirinden alakasız, oradan buradan esip gelen cümle yığınları karşında… Çek al herhangi birini ve doldur altını. Olsun sana yazı. Bu değil! Hayır, asla… Öyleyse?
Yaz aşkını… Aşk? Aşk mı kaldı? Hani?
Hiç senin olmayan bir aşka duyduğun kıskançlık… İnsan sahip olmadığını kıskanabilir mi? Zaten sahip olamadığından kıskanır. Kıskançlık, sahip olamamaktır. Al sana bir tespit daha. Bitmedi mi? Yorulmadın mı anlamaktan?
Yaz o halde! Anlam çileni yaz. Anlamsızlığını, kaybolmuşluğunu… Ne? Tükenen yazamaz mı? Tükenmemişsin ki yazıyorsun, aldırma… Geç bu bunalım edebiyatını. Doldur boşluklarını ve yeniden başla. Şimdi!
Kalkıp gidesim var uzaklara. Zaten herkesin başı şu gitmekle belada. Beni bir trene hapsedin. Bilmeyeyim nereye gittiğimi, sadece gideyim. Olmaz! Olmaz mı, neden? Sıkılmazsın o zaman. Sıkıntıdan patlayacak hale gelmedikten sonra yaşamanın ne anlamı var? Yaşamak sıkılmaktır. Sıkılmaktan kaçmamak. Hatta sıkıntıdan zevk almak. Abartma! Abartmıyorum, etrafına bak, can sıkıntısından kahkahalar atan insanlar göreceksin. Ya sıkıntılarının farkında değiller ya da görmezden gelmeyi çok iyi başarıyorlar. Takılma bu kadar, yaşa git sorunsuzca, öleceksin.
Ah, ölüm… Ne kadar tatlıdır kim bilir… Hep korkuttular bizi ölümden. Oysa ölümsüzlüktü korkulması gereken. Korkuların bile sahteydi. Aşkın sahte olduğu bir dünyadan başka ne beklenebilirdi ki? Yüzüne gülüp arkandan iş çevirdiğini düşündüğün ve asla güvenemediğin yapmacık bir arkadaşındı hayat. Ölüm samimiydi. En azından şimdilik… Henüz ölmedik değil mi?
II: Sayıklama; Amacın Ne, Yalnızlık mı?
Sen ihanet edensin. Buna yalnızlığın da dahil. Yalnızlığını bile dürüstçe yaşayamıyorsun. Kendini en yalnız hissettiğin zamanlarda sana uzak insanları düşünerek yalnızlığına ihanet ediyorsun. Madem insanlarla yapamayacaksın, bari yalnızlığına iyi bak, onunla iyi geçin.
Hiç kimseye muhtaç değilsen, muhtaç değil gibi davran. Birine veya birilerine özlem duymuyorsan, okuduğun kitaplarda, dinlediğin müziklerde, yazdığın yazılarda özlem duymaya çalışmaktan vazgeç. Sen yalnızsın ve kaybedensin, buna özlemin de dahil. Her şeyi bir anda unutup dünyanın dönüşüne kendini teslim edebilensin. Unutmayı seçensin ya da unutur gibi yapmayı… Amacın ne?
Kendini kandırma. Herkesi kandırırsın, kendini kandırmak o kadar da kolay değildir. Her şeyden çıkar elde etmeye çalışan insanlara kızarken, en büyük çıkarcılardan biri olduğunu fark ettin. Hayatın, çıkarlarına hizmet etmekten ibaretti. Yalnızlığı seçtiğini sandın sadece. Ya da seçmeye çabalasan da yalnız kalamadın hiç. Belki rahat bırakmadıklarından, ama, hiç yalnız değildin. Ve kalır gibi olduğunda korktun sen. Yalnızlığı seçme kisvesi altında, yalnızlıktan korktun. Amacın ne?
III: Duruluş; Her şey Yerli Yerine.
“Aşkın kendisini mutluluğa kavuşturmadığından dert yanan kişi aşk konusunda aldandığı için böyle konuşur: alınacak bir armağan değildir aşk.” (Antoine de Saint-Exupéry, Kale)
İnsanlarla olduğunda aşkını unutuyorsan, insanlar aşkına engeldir. Yalnızlığı sevmen de aslında bundan kaynaklanır. Yalnızlığı gün içinde ne kadar özlüyorsan bil ki özlediğin kadar aşıksın. Ben aşık mıyım diye kendine soruyorsan ya da aşık olma isteğini içinde duyuyorsan, yalnız kalma isteğinin şiddetine göre kendini değerlendirebilirsin.
Yaşam, senin ona bakışına bağlı olarak aptalca bir yük veya aşkı öğrenmen için tasarlanmış bir oyun olabilir. Ve senin anlamın; yaşamına verdiğin anlam kadardır. Kendi yaşamının değersizliğini görüp de genellemeye vararak, “Yaşam değersizdir” gibi bir çıkarımda bulunman, sana intiharı sevimli kılar. Kişinin bilgeliği; yaşama, ölüme ve aşka yüklediği anlamlar kadardır.
Bilgelik güzeldir fakat aşk daha güzeldir. Bilgelik çalışmakla başlar, aşk istemekle. Ortak yanları; ikisi de zamanla öğrenilir. O halde aşkı nasıl istediğine, bilgelik için de nasıl çalıştığına çok dikkat etmelisin. Her ikisini de istiyorsan, bunun çok zorlu bir yol olduğunu en baştan kabul etmelisin.
Öğrenmeye başladıkça zıtlıkların aynılığını göreceksin. Zor olanın basit, acı olanın tatlı, uzak olanın yakın, gürültünün sessizlik, kalabalığın yalnızlık, sorunun çözüm, ölümün yaşam oluşu… Zıtlıkların bir bir yok olması şaşkınlığa sebep olacak. Şaşkınlığın sorgulamaya dönüştüğünde öğrenmeye artık başlamışsın demektir ve girdiğin bu yol hiç bitmeyeceği gibi, yoldan dönüş de olmayacaktır. Çünkü yaşayarak öğrenilen, kolay kolay unutulamaz.
Öğrendiklerinle kendini hiçbir yere ait hissedemeyecek, yersizliğini ve kimsesizliğini son haddinde hissedeceksin fakat yapabilecek hiçbir şeyin olmayacak. Kimsesizliğinle yaşamaya devam zorunluluğu seni ara ara bunalıma sokacak. Bunalımını, öğrenmeyi bırakmayarak yeni öğreneceklerinle atlatmalısın. Aksi halde çakılman an meselesidir.
Şimdi huzur içinde uyu.

Mustafa Çolak
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/fikir/uc-adimda-huzur-denemesi/553

24 Şubat 2012 Cuma

MENDİLİMDE KAN SESLERİ

Her yere yetişilir
Hiçbir şeye geç kalınmaz ama

Çocuğum beni bağışla
Ahmet Abi sen de bağışla.

Boynu bükük duruyorsam eğer
içimden öyle geldiği için değil
Ama hiç değil
Ah güzel Ahmet Abim benim
insan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
Konyanın beyaz
Antepin kırmızı düzlüğüne benzer
Göğüne benzer ki gözyaşları mavidir
Denizine benzer ki dalgalıdır bakışları
Evlerine, sokaklarına, köşe başlarına
Öylesine benzer ki
Ve avlularına
(Bir kuyu halkasıyla sıkıştırılmıştır kalbi)
Ve sözlerine
(Yani bir cep aynası alım-satımına belki)
Ve bir gün birinin adres sormasına benzer
Sorarken üzünçlü bir ev görüntüsüne
Camcının cam kesmesine, dülgerin rende tutmasına
Öyle bir cigara yakımına, birinin gazoz açmasına
Minibüslerine, gecekondularına
Hasretine, yalanına benzer
Anısı ıssızlıktır
Acısı bilincidir
Bıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olan
Gülemiyorsun ya, gülmek
Bir halk gülüyorsa gülmektir
Ne kadar benziyoruz Türkiye'ye Ahmet Abi.
Bir güzel kadeh tutuşun vardı eskiden
Dirseğin iskemleye dayalı
-- Bir vakitler gökyüzüne dayalı, derdim ben --
Cigara paketinde yazılar resimler
Resimler: cezaevleri
Resimler: özlem
Resimler: eskidenleri
Ve bir kaşın yukarı kalkık
Sevmen acele
Dostluğun çabuk
Bakıyorum da şimdi
O kadeh bir küfür gibi duruyor elinde.

Ve zaman dediğimiz nedir ki Ahmet Abi
Biz eskiden seninle
istasyonları dolaşırdık bir bir
O zamanlar Malatya kokardı istasyonlar
Nazilli kokardı
Ve yağmurdan ıslandıkça Edirne postası
Kıl gibi ince İstanbul yağmurunun altında
Esmer bir kadın sevmiş gibi olurdun sen
Kadının ütülü patiskalardan bir teni
Upuzun boynu
Kirpikleri
Ve sana Ahmet Abi
uzaktan uzaktan domates peynir keserdi sanki
Sofranı kurardı
Elini bir suya koyar gibi kalbinden akana koyardı
Cezaevlerine düşsen cigaranı getirirdi
Çocuklar doğururdu
Ve o çocukların dünyayı düzeltecek ellerini işlerdi bir dantel gibi
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar büyüyecek
O çocuklar...
Bilmezlikten gelme Ahmet Abi
Umudu dürt
Umutsuzluğu yatıştır
Diyeceğim şu ki
Yok olan bir şeylere benzerdi o zaman trenler
Oysa o kadar kullanışlı ki şimdi
Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse
Çocuklar, kadınlar, erkekler
Trenler tıklım tıklım
Trenler cepheye giden trenler gibi
İşçiler
Almanya yolcusu işçiler
Kadınlar
Kimi yolcu, kimi gurbet bekçisi
Ellerinde bavullar, fileler
Kolonyalar, su şişeleri, paketler
Onlar ki, hepsi
Bir tutsak ağaç gibi yanlış yerlerde büyüyenler
Ah güzel Ahmet Abim benim
Gördün mü bak
Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket
Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
Gelse de
Öyle sürekli değil
Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
O kadar çabuk
O kadar kısa
işte o kadar.

Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
Mendilimde kan sesleri.

edip cansever

15 Şubat 2012 Çarşamba

Erich Fried../İki Şiir../Çev. Poetik Mind & B.D

I.

Şüphe etme,
o kimseden,
sana, senden
korktuğunu söylerse!
Ama kork
o kimseden ki
sana,
senden şüphe duymadığını
söylerse!

II.


Çocuklar şakayla
Kurbağaları taşlarlar,
Oysa
Kurbağalar
ciddi ciddi ölürler ..

Erich Fried
Çev. Poetic Mind & B.D

7 Şubat 2012 Salı

HİSSETME SANATI

"... yazı yoluyla dünyanın karışıklığına, insanın karmaşıklığına düzen getirme sanısı, daha ötesini niye söylemeyeyim, sabukluğu, çoğumuza, belki de hepimize, bir utku gibi geliyor; bizleri avutuyor; bir sonraki yazımızla bu utkuyu sürdüreceğimize, büyüteceğimize güveniyoruz. Ne zaman vazgeçeceğiz, kendimizi, birbirimizi böyle aldatmaktan?" (Bilge Karasu, Gece, Sf. 191)
Ruh sarsıntılarının bir kez farkına varan insanın sonunda edebiyata yönelmesi kaçınılmazdır. Çünkü edebiyat; kişinin, ruhsal gerilimlerini tanımak için sarf edilen çabanın bütünüdür diğer tüm tanımlamaların aksine. Ruhun; harf denilen o ilginç şekillere taşması; her şeyin susup dilin konuşması; dilde ruhun ışımasıdır.
Doğadaki tüm yaratıklar arasında, gözlerinin içine bakıldığında, derinlerde bir ruh taşıdığını garip bir şekilde ve şaşkınlıkla anladığımız tek varlıktır insan. Dolayısıyla ister günlük yaptığı rutinlerden, isterse aşkından bahsetsin anlattığı her şey, onun gözlerindeki farklı anlamdan; yani ruh halinden ilham almaktadır. Öyleyse edebiyat; ruhun deviniminden başka bir şey değildir.
Ruh, soğan zarı gibi ince ve saydam bir his tabakasıyla kaplıdır. Ruhtaki devinimin farkındalığında, edebiyata eğilen kişide tabaka gittikçe incelir ve zamanla kıpırdanmaları daha çok hissetmeye başlar. Öyleyse iyi edebiyatçı; en iyi hissedendir.
Hislerden hiç bahsetmeyen, aksine, yazdıklarıyla hislerin saçmalığını ispatlamaya çalışan, aslolanın hissizlik olduğunu her fırsatta vurgulayan yazarlara ne demeli o halde? Edebiyattan anlamıyorlar diyerek kestirip atmalı mı? Aksine, çoğu; iyi yazardır. Hislere kayıtsızlıkları, aşırı hissetmekten doğmuştur. Sarsıntıyı tam merkezinde yaşayan insan, artık sarsıntıdan korkmaz. Daha doğrusu; sarsıntıya alışmıştır. Acıyı en çok çekenlere, senin acılarının komik gelmesi bundandır.
Şair-yazar takımının genelde deli olduğu söylencesine gelince... Ruhundaki sarsıntıları en şiddetli haliyle hissederken, çalkantılarla beraber yaşamak zorunda olmak, güç iştir. Sarsıntılara yenilmek, yenilgiyi kabul etmek; insanı delirtir. Yenilmemek için direnmekse yorar. Görmezden gelmek; gözdeki insanlık ferini söndürür ve bunu, edebiyata gönül veren hiçbir yazar, kolay kolay göze alamaz. Tek çıkar yol, devinimi dinginliğe çevirmeye çalışmaktır. Edebiyatsa ruhu tedavi değil, tanıma sanatı olduğundan bu iş, edebiyatın konusunu aşar. Çoğu edebiyatçı ruhunu tanımakla kalırken, pek az bir kısmı tedaviye gider. Demek ki; edebiyata gönül verenlerin çok azı deli değildir diyebiliriz.
Sonunda deli olmayanlar, anlamak için kendini yok edenlerdir. Ruhun üzerindeki his zarını incelttikten sonra yok edip(ruhun derinliklerine inip) ruhuyla yazarken, yazan kişi artık o olmaktan çıkmıştır. Okurla okunan arasında bir yazarın olmadığı da, kendini belli etmektedir.
Yazar, yazarak dünyanın veya insanın sancılarını dindiremeyeceğinin bilincinde yazmıştır yazılması gerekeni. Okursa, okuyarak hiçbir şeyin daha iyi, daha güzel olmayacağının farkındadır. Ancak yazan yazmak, okur da okumak zorunda olduğunu hepsinden önce biliyordur. İşte bu durum sarsıntının son hali, sükûnetle arasındaki son çizgidir.
Aslında gecenin sesidir edebiyat. Gececilerin mesleğidir. Gündüz, yaşadığını hissedemeyenlerin karanlık sığınağı, aydınlanma ümididir.
Hayır! Ne sığınak, ne ümit... Edebiyat, parçalanmanın eş anlamlısı; parçalanarak bütüne karışma düşüdür.
Yoksa, tüm bunların dışında, rastlantı avcılığı mıdır edebiyat?
Mustafa Çolak
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/deneme/hissetme-sanati/481

27 Ocak 2012 Cuma

BAŞLANGIÇSIZ YOLUN SONU (İKİNCİ BÖLÜM)

Gözyaşlarını silerek doğruldu genç adam. Yalnızlığı, biçareliği hiç bu kadar derinlemesine hissetmemişti. Ve manzarayı en güzel yerden gören tepeden indi. Koşarcasına iniyordu. Kaçıyordu bu kendine cevap vermeyen huzurlu insanlardan. Işığa dönüp bakmak aklına gelince kendinden nefret ediyordu. Belki bir gün dönecek olsa da şimdi asla dönüp bakmayacaktı. Bakarsa; dönüp geleceği o günün hiç gelmeyeceğini iyi biliyordu ve uzaklaşıyordu.

Karanlık ormana güç bela attı kendini. Tepeden uzaklaştıkça ışık azalmış, ormana girince büsbütün karanlık kaplamıştı her yeri. Heyecan ve ümitle karışık garip duygu, yerini korkuya bıraktı. Karanlıktan hep korkmuştu. Nedenini bilmeden ve düşünmeden, sadece korkmuştu. Bir an duraksadı. Geri mi dönmeliydi? Hayır; gitmeli, insanların arasına karışmalı, bir şeyler öğrenmeliydi. Herkesten, o tepeye varıp ışıkta kaybolan onca insandan daha çok şey bilmeliydi. Her şeyi bilmeliydi! Görerek, tadarak, hissederek, yaşayarak öğrenmeliydi. Kimseden de yardım istemeyecekti, ne yapacaksa kendi yapacak, neyle karşılaşırsa karşılaşsın; kendisinden başkası üstesinden gelmeyecekti. Buna asla müsade etmeyecekti! Ama korkuyordu. Önce korkusunun üstesinden gelmeliydi o halde. Ve daldıkça daldı karanlık ormanın derinlerine.

Saatlerce koşmuş, yoruldukça yavaşlayarak dinlenmiş ama hiç durmamıştı. Nihayet kente vardı. Ne kadar süre ormanda kaldığını bilmiyordu ve hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Bir an önce insanlarla tanışmalı ve kendine, kendi istediği şekilde bir hayat kurmalıydı. Önüne çıkan ilk adamı görünce koşup boynuna sarılmayı istedi, yapamadı. Ona şehrin merkezine nasıl gidileceğini sorup yol tarifi almakla yetindi. Yüzü gülüyordu. Etrafı izliyor, sağından solundan geçen normal insanlara özlemle bakıyordu. Onlar da ne olduğunu anlamaya çalışarak bakışlarına bazen karşılık veriyor, kimiyse gülümseyerek selam veriyordu. İnsan olarak tanınmak, hesaba alınmak müthiş bir duyguydu. Gelene geçene "merhaba" dedi gülücükler saçarak. Sonra açlığını hissetti. Ve bunu gidermek için parası olması gerektiği aklına geldi.

Bulaşıkçılık, temizlikçilik, garsonluk, hamallık, ne iş bulursa çalıştı. Bir yerde işe başlıyor, işi beğenmeyip kısa sürede başka iş buluyor, bu kez çalışma arkadaşlarıyla anlaşamayıp bir başka iş aramaya başlıyordu. Çalıştığı yerde de patronuna kalacak yeri olmadığını söylüyor, ya depoda, ya da patronun bürosunda geceliyordu. Bu patrondan patrona değişiyor, bazen; "Sana iş veririm ama kalacak yer ayarlayamam" cevabını aldığında sokakta kuytu köşelerde ya da deniz kenarında boş bir kayıkta sabahlıyor ve çaktırmadan, kalacak yer verecek başka iş arıyordu. Annesini, babasını, memleketini soranlara bir şeyler uyduruyor, hatırlayamadığı bu çok uzak geçmiş, açıkçası onu artık pek ilgilendirmiyordu. Geçmişin; geçmişi olanlar için asla geçmeyeceğini belki daha sonra öğrenecekti...

Böylece istediği gibi yaşayıp, istediği hayatı kurma çabalarıyla birkaç yılı devirmiş, bu sürede istediği şeyleri de hiç yapamamış ancak epey çevre edinmiş ve başına gelen o garip olayı da pek hatırlamaz olmuştu. Ara sıra o gizemli tepede yaşadığı yıllar aklına gelince hızla bu düşünceyi uzaklaştırıyor, yeni hayatına sıkı sıkı bağlanmak için elinden geleni yapıyordu. Bu elinden gelenler ise; iş arkadaşlarıyla günlük yaptığı muhabbetler, patronun kendinden ne kadar memnun olduğu, parasını nasıl ve nerede harcasa daha güzel olacağı ve son zamanlardaysa; hoşlanmaya başladığı kıza nasıl açılması gerektiği gibi düşüncelerden ibaretti.

Sonra bir şeyler oldu ve yolları kesişti o kızla. Tanıştılar, arkadaş oldular, uzun zaman birlikte güzel vakit geçirdiler. Bu vakitler kız için gerçekten güzel ve mutluluk vericiydi ancak genç adam için aynısı söylenemezdi. Bunun için mi korkularıyla yüzleşerek karanlık ormanlar geçmiş, cennet gibi güzelim yeri terk edip kente gelmişti. “Bu da değil” diyordu içinden; “Bu da değil…” Bu sözü, edindiği birkaç dost, gördüğü birkaç güzel yer, yaşadığı birkaç ilginç olaydan sonra da söylemişti ve daha çok söyleyeceğe benziyordu. Peki ne?
Kızla yollarını ayırarak farklı kentlere gidip farklı insanlarla tanıştıktan sonra başka bir kızla daha yakınlaştı. Sonra bir başkası ve bir başkası daha… Çok şey öğrenmişti insana ve hayata dair. İnsanın ne olduğunu ve hayatın nasıl bir bilmece, ne tür bir oyun olduğunu tam manasıyla öğrenemiyor ve iğreniyordu her şeyden. İnsanlara bir çeşit küçümsemeyle bakıyor ve aradığının onlarda olmadığını artık biliyordu. Yaşadığı her tecrübede bir şeyleri yakaladığını sanarak ümitleniyor, sonunda tüm bildikleri tuz buz olup dağılıyordu. Peki ne? Eksik olan ne? Bunu, o tepede ışık olup yok olanlardan başkasının bilemeyeceği açıktı fakat onlar kendisine cevap bile vermeye tenezzül etmemişlerdi. Peki, onlar kime sormuşlardı? Sormuşlar mıydı?
Kadınlar makyaj ve kıyafetlerine bir ton para harcayıp bedenlerine taparken, erkekler de ya kendi bedenlerine tapan bu kadınlara ya da onların kendilerine tapmaları için paraya tapıyorlardı. İşte önünde akıp giden ve içine bir türlü giremediği hayat bundan ibaretti. Kendi düşündüklerine benzer şeyler düşünen tek tük kişiler de vardı ama onlar da kendi dertlerindeydi. Herkes kendi derdindeydi aynı kendisi gibi. O halde onlardan hiçbir farkı yoktu ve kimsenin kimseden farkı olmadığının ayrımına vardı. İşte bir şey daha öğrenmişti, ne işe yarayacaksa(!)
Dönüp geriye baktığında istediği yaşamı hiç kuramadığını ve kuramayacağını gördü. Aslında ne istediğini de bilmiyordu ki… İnsanlar arasına karışma isteği içinde uyandığında, sanki neden bunu istediğini biliyor muydu? Başladığı noktaya geri döndüğünü hisseti; hiçbir şey bilememe hali… Değişen tek şey; gözlerindeki arayış heyecanının yerini hüzün almıştı.
Bildikçe bilgisinin eksikliğini daha bir anlamış ve tüm bildiklerini de öğretmensiz, kitapsız öğrendiğini fark etmişti. Ona bildiklerini öğreten, ışığa olan inancıydı. Ondan bilinçsizce kaçarken bile bir gün ona geri döneceğini biliyor, sadece şimdilik kaçması gerektiğini hissediyordu. İradesi, içinden düşüverdiği ışığın iradesine bağlıydı ve ona huzurla gelen tüm insanlar, aslında gelmiyor, yine onun iradesiyle getiriliyordu. Şimdi bu büyük iradeyi tüm benliğiyle hissetmiş, isteklerinin belli bir noktadan sonra kendisine bağlı olmadığını idrak etmişti.
Bilinçsizce canının istediği yere gitmek -kendine ne kadar zor gibi gelse de- kolay olandı ve bunu yaparak ışıktan çok uzaklaşmış, dönüş yolunu hatırlayamaz hale gelmişti. Şimdi zor olan; dönüş yolunu bulmak; bulduktan sonra o yolda hedefine doğru sapmadan yürüyebilmekti. Hedefine varana kadar; ışığa ulaştığında bu kez yok olup olamayacağı sorusunun aklını kemireceğini bilmek; en zor olandı.
Acaba şimdi, hemen, her şeyi bırakıp oraya; o tepeye geri dönmeye karar verse ışıkta kaybolabilir miydi? Ondan da önce, onu bu noktaya getiren inanç; acaba; dönüş yolunu bulabilmesi için de; yine kendisine yol gösterecek miydi?
 “Bugün hiçbirimiz geri dönemez, hiçbirimiz vazgeçemeyiz. Oysa hiç değilse birkaçımız, biliyoruz ki birtakım dönülmez sanılan yerlerden her zaman dönülebilir; yeter ki durduğumuz yerden ileriye değil, ileriden, durduğumuz yere bakabilelim. Güçtür bu iş, ama olmayacak, yapılmayacak bir şey de değildir."                                                                             
Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/hikye/baslangicsiz-yolun-sonu-ikinci-bolum/439

20 Ocak 2012 Cuma

BAŞLANGIÇSIZ YOLUN SONU

BİRİNCİ BÖLÜM

Gözlerini açtığında kendini bir tepenin başında buldu. Nerede olduğuna dair en ufak bir bilgisi yoktu ve ne tür bir uykudan uyandığını da anlamamıştı. Uzun bir geçmişi olduğunu hatırlıyordu. Bunca zamandır uyuyor muydu? Bunu bile bilmiyordu. Etrafına baktığında yeşillikleri gördü; aşağıda uçsuz bucaksız ormanı ve akan nehri de gördü. Cennette miydi? Hayır, hala dünyada olduğunu adı gibi biliyordu.

Kuşların sevgiyle cıvıldamasına, tertemiz berrak nehrin huzur veren sesine, nefes aldıkça içini ferahlatan müthiş kokulara dalmışken kendisine doğru yaklaşan ihtiyarı fark etti. Yaşlı adam, elinde bastonuyla ağır ağır yürüyor, yüzünde iç huzurunu yansıtan tebessümüyle çevresini aydınlatarak zirveye, yani kendisinin oturduğu en uç noktaya, tüm manzarayı en güzel yerden gören bu mükemmel varış yerine doğru yaklaşıyordu. Uzun yoldan geldiği kıyafetlerinden belliydi. İyice yaklaşıp da ihtiyarla göz göze geldiklerinde bu gözlerin, dünyaya dair hiçbir kaygı ve arayış taşımadığını an içinde şimşek çakar gibi anladı genç adam. Ancak henüz bakmaya doyamamışken yaşlı adam gözlerini çekti ve yanından usulca geçerek hemen arkasındaki bembeyaz ışıkta kayboldu. İhtiyarı gözleriyle takip ederek başını arkasına çevirdiğinde fark etmişti sütun gibi gökten inen bu ışığı. Afalladı… Başını titreyerek yukarı kaldırdığında bu bembeyaz sütunun ucunu göremedi. Masmavi gökte sonsuza doğru uzanıyordu. Hızla ayağa kalktı. Koşarak bu ışık sütununun etrafında dolandı, ihtiyar yoktu.

Ne öldüğünü ne de uyuduğunu hatırlamazken ve bu yaşadıklarının rüya falan değil, şimdiye kadar gerçek dediği her şeyden daha gerçek olduğunu idrak etmişken yaşlı adamın ışık içinde kaybolması onu korkutmuştu. Ne oluyordu böyle? Aslında, şu hemen yanı başındaki bilinmeze doğru uzanan beyaz ışıktı onu korkutan. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Derken bir adam daha gördü kendine doğru yaklaşan. Işıktan hızla uzaklaşıp bir ağacın arkasına saklanarak izlemeye koyuldu. Bu adam az önceki ihtiyara göre biraz daha gençti ancak yürüyüşü, tebessümü, kıyafetleri ve ağır hareketleri aynıydı. Ve aynı şekilde ışığa girerek yok oldu.  Bir tane daha ve bir tane daha… Tepenin dört bir yanından gelen yolcular birer birer ışığa giriyor, girmeleriyle beraber moleküllerine ayrılmaları bir oluyor, ışık oluyor ve zerreciklerinin yukarı doğru hareket ettikleri görülebiliyordu.

Saklandığı ağaç arkasından çıkıp ışığa doğru yöneldi tekrar. Fazla baktığında gözü kamaştığı için dikkatle inceleyemiyor fakat merakı da arttıkça artıyordu. Gelen insanların gözlerine baktı önce; hepsinde aynı huzur ifadesi… Yollarını kesip önce çekinerek, sonra bağıra bağıra sorular sormayı denedi, hiçbirinden tek cevap alamadı… Çaresiz ışığın yanına oturdu ve insanların ışık oluşlarını seyretti bir müddet, öylece oturup durmak canını sıktı… “Bana ne canım” deyip manzaranın güzellikleriyle yetinmeyi denedi, içi içini yediğini fark etti… Nihayet kendi de ışığa dalmayı aklından geçirdi fakat bilmediği bu garip gizemli şeye nasıl teslim olabilirdi? Ve kaygılar dört bir yandan bastırınca onların üstesinden gelebilmek için ışığı ve gelen insanları görmezden gelip, güzellikler içinde yaşayıp gitmeye karar vererek yıllarca o tepede yaşadı. Ara sıra aşağı inerek nehre dalıp yüzdü, ağaçlara tırmanıp meyvelerden yedi, hayvanlarla dans edip bu sevgiyle kuşatılmış dünyada, salt sevgiden yaratılmış yaratıklara hep sevgiyle baktı. Ama en sonunda kendini, düşünmekten alıkoyamadı.

Gelenlerin hepsinde ortak tek bir yön vardı: huzur. Kendisinde olmayan şey… Bu yolcular belli ki farklı yerlerden çıkıp geliyorlardı ve dolayısıyla farklı yollardan geçip ışığa kavuşuyorlardı. Evet, huzurlulardı ama yolda kim bilir neler yaşıyorlardı? Kim bilir hayat onlara neleri öğretiyor ve ne acılardan, ne mutluluklardan geçirdikten sonra gözlerinin derinlerine bu huzuru yerleştiriyordu. Ya kendisi? Ne görmüş, ne yaşamıştı ki? Buraya gelmeden önceki insanlarla beraber yaşadığı kısacık yaşamında ne öğrenebilmişti ki? Ve onlar buraya doğru yollar kat ederek gelirken, kendisi hiçbir çaba sarf etmeden gelmemiş miydi buraya? Onların vardığı son nokta şu ışık iken, kendisi o ışıktan çıkıp da düşmemiş miydi buraya? “Tabi ya; onların vardığı son nokta, benim başlangıcım.” dedi büyüklenerek. Zaten hep işe yaramaz bulurdu insanları. Onun gözünde insan, varlığından habersiz olandı. Kendisi biraz olsun haberdardı ve o yüzden işte buradaydı! Onların bitiş noktasında. Varılması gereken son noktada!

Buna sevinmeli mi üzülmeli mi karar veremiyordu. Tamam, her şey çok güzel; çile yok, dertsiz tasasız, ulaşılması gereken yere genç yaşında çoktan ulaşmıştı ama… Hayır… Ulaşmamış, ulaştırılmıştı… Bu ince nüansı gözden kaçırmamalıydı. İşte kendisini huzursuz kılan da buydu; ulaştırılmak. Anlamadan, bilmeden, yaşamadan ulaşmak… Onların yüzlerindeki ifade kendisinde yoktu, onların gözlerindeki derin anlamsa hiç yoktu. Kaygı ve tasalardan başka bir anlam bulunması imkânsızdı gözlerinde. Ve arayış… Öyleyse buna ulaşmak denilebilir miydi? Ulaştığı sadece sakin bir yaşamdı, o kadar. Sadece ışıkta yok olunması gerektiğini biliyordu; o kadar. Her şey gözünün önünde cereyan ettiği halde hiçbir şeyden haberi yoktu. İşte yakıcı olan da tam olarak buydu: Bilmeden yaşamak. Buna da yaşamak denilirse… Peki neyi bilmeliydi? Bunu da bilmiyordu. Neyi aramalı ve nasıl bulmalıydı ki kendisi de ışıkta kaybolan o insanlardan biri olsun. O an kayıtsız şartsız teslim olması gerektiğini hissetti. Bilecek bir şey yoktu, geçmiş yaşamı ortadaydı ve kendisi buraya bir şekilde getirilmişti. Onlar çileler çekip de gelirlerken kendisi getirilmişti. Bundan büyük şeref olabilir miydi?

O an gözleri parladı ve bulması gerekeni bulduğunu hissetti. Yapması gereken tek şey vardı; gidip ışığa teslim olmak. Çok basitti. Gözünü açtığı tepeye çıkacak ve ışığa girip kurtulanlardan olacaktı. Kendisinin o gelen insanlardan neyi eksikti? Hem eksik olsa burada ne işi vardı? Buraya kadar gelebildiğine göre onlardan hiçbir eksiği olamazdı ve şimdi onlar gibi gidip ışıkta yok olmalıydı. Böylece bu sıkıcı güzelliklerden artık kurtulacaktı!

Işığa doğru tırmanma şeridinde yürürken aklından hızla akıp geçen şüphelerine engel olamıyordu. Az önceki teslimiyet halinden eser kalmamıştı. Kendisi onlar gibi değildi ki… Ne kıyafetlerinin, ne de hal ve hareketlerinin onlarınkiyle alakası yoktu. Yavaşladığı o esnada yanından biri daha geçti sessizce. Durdu ve arkadan onu seyretti yıllarca yaptığı gibi. Ama bu kez farklı bakıyordu önünde yürüyen yolcuya. Arayan gözlerle bakıyordu. Ağır adımlarını izliyor, sükunetle nefes alıp verişini taklit etmeye çalışıyordu. Onun gibi yürümeye, sakin olmaya ve nihayet onun gibi bakmaya zorladı kendisini. Başarılı da oldu. Şimdi tıpkı onun gibiydi, oyunculuktaki ustalığı kendisini de şaşırtmıştı. Çok yakın mesafeden onu takip ediyor ve bembeyaz ışığa yaklaştıkça kalp atışının şiddetlendiğini hissediyordu. Heyecanını bastırmaya çabalıyor, kalp atışları normal seyrine dönecek gibi olunca aniden, tekrar hızla atmaya başlıyordu. Kararından vazgeçmemeliydi. Şu kadarcık mesafe kalmışken kesinlikle geri dönmemeliydi. Bu şekilde ışıkta yok olanları izleyerek yaşamaya daha fazla katlanamazdı. Onun arkasından gidecek, bastığı yerlere basacak ve o, ışığa dönüşür dönüşmez arkasından gözünü kapatıp dalacaktı. Bu arada önünde yürüyenin de kendi yaşlarında biri olduğunun ayrımına vardı. Nasıl olabiliyordu bu? Şimdi bunları düşünmenin hiç sırası değildi, artık teslim olma zamanı gelmişti.

Ve önündeki yolcu ışığa girip kaybolunca bir an duraksadı. Yavaşça yaklaştı ve önce elini uzattı, baktı; eli kaybolmuyordu. Biraz daha uzattı ışığın içine doğru ve geri çekti, hiçbir şey olmadı. Nihayet gözünü kapatıp ışığa kendini bıraktı. Gözünü açtığında ışık arkasında kalmıştı. İçinden geçip sütunun diğer tarafına geçmişti. Nasıl olur? Hızla tekrar dönüp tekrar girdi ışığa, bu kez diğer taraftan çıktı. Kaybolmuyordu. Bunu birkaç kez farklı yönlerden denedi ancak bir türlü yok olamadı. Etrafındaki dünya aynı dünya, yeşillikler ve orman aynı orman, ırmak aynı ırmaktı. Işıksa öylece duruyordu, değişen hiçbir şey yoktu. Dizlerinin üzerine çöktü, gözyaşları çimleri suladı.

Devam edecek…

Mustafa Çolak

yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/hikye/baslangicsiz-yolun-sonu/421