ruh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ruh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2014 Cuma

SARIMSAK KOKUSU


Ölümsüzlük zannıyla yaşadığım tüm günlerin derin acısını içimde ağır bir kaya gibi taşıyorum. Ara ara kalbime düşüveren ölüm gerçeği; nehir kıyısında otururken beklenmedik bir şeyin su üzerinde salına salına gelip önümden akıp gitmesi gibi bir şey… Onu o nehre atan kim? Ve neden önümde durmuyor da geçip gidiyor?
Çok sıkılıyorum, çok düşünüyorum ve görmezden gelerek yaşamaya devam ediyorum. Sonra diyorlar ki neden yazmıyorsun? Çünkü yazmak; görmektir.
Önüme boş bir defter ve kalem bırakanlara minnettar kalırken, o defter ve kalemi bir köşeye kaldırmaktan da rahatsız olmuyorum. Boş defter ve kalem biriktirmek, sanırım defter doldurmaktan daha akıllıca. Çünkü geçmişini tükenmez kalemle yazdıysan; bir gün üzerine çizgi çeksen de yazdıkların okunacaktır. Okunmaz hale getirmek için üşenmeden karalamalısın. Bu çok yorucu. Kurşun kalemle yazarsan da, sildiğinde yine izi kalır. Ve defter çok yıpranır. Yıpranmış defterlerimin çokluğundandır belki boş defterler biriktirme arzum. Artık istiyorum ki bu defterler hiç dolmasın. Dolmasın ki, bildiklerimle dalga geçerek sürdürdüğüm yaşamıma devam edebileyim.
Sıradanlığım yazılmaya değer değil, yazılmaya değer olanlarsa sadece sıradan olanlar. Ancak yine de yazmak istiyorum. Hiçbir defteri doldurmadan yazabilirim mesela. Yeni bir başlangıç yapmak ve başka bir deftere geçmek çok çekici... Sonra yine, yeniden… Her yazmak istediğimde yeni bir defter açmalıyım. Kesinlikle bu!
Yazmak, yapılması gerekenleri göze alamayanların işi. Seni bekleyen onca şey varken rüzgarın sesini dinlemeyi tercih ediyorsan ya da bir kedinin o küçücük delikten geçişini ilgiyle seyrediyorsan, çöp kovalarını karıştıran eli yüzü pis adamlara gözün takılıyorsa veya mimarisi çarpık yapılar durduk yere seni rahatsız ediyorsa yazıyorsundur.
Çünkü içinde, her derde deva sarımsak gibi bir ruhun var. Soyulduğunda çok kötü kokmasına rağmen, özünde büyük hazineler barındırır. Kokuya bir müddet katlanabileceksen sarımsağı soymalısın. Eğer bu seni rahatsız ediyorsa, daha çok defter eskiteceğe benziyorsun.


Mustafa ÇOLAK
   edebifikir

7 Şubat 2012 Salı

HİSSETME SANATI

"... yazı yoluyla dünyanın karışıklığına, insanın karmaşıklığına düzen getirme sanısı, daha ötesini niye söylemeyeyim, sabukluğu, çoğumuza, belki de hepimize, bir utku gibi geliyor; bizleri avutuyor; bir sonraki yazımızla bu utkuyu sürdüreceğimize, büyüteceğimize güveniyoruz. Ne zaman vazgeçeceğiz, kendimizi, birbirimizi böyle aldatmaktan?" (Bilge Karasu, Gece, Sf. 191)
Ruh sarsıntılarının bir kez farkına varan insanın sonunda edebiyata yönelmesi kaçınılmazdır. Çünkü edebiyat; kişinin, ruhsal gerilimlerini tanımak için sarf edilen çabanın bütünüdür diğer tüm tanımlamaların aksine. Ruhun; harf denilen o ilginç şekillere taşması; her şeyin susup dilin konuşması; dilde ruhun ışımasıdır.
Doğadaki tüm yaratıklar arasında, gözlerinin içine bakıldığında, derinlerde bir ruh taşıdığını garip bir şekilde ve şaşkınlıkla anladığımız tek varlıktır insan. Dolayısıyla ister günlük yaptığı rutinlerden, isterse aşkından bahsetsin anlattığı her şey, onun gözlerindeki farklı anlamdan; yani ruh halinden ilham almaktadır. Öyleyse edebiyat; ruhun deviniminden başka bir şey değildir.
Ruh, soğan zarı gibi ince ve saydam bir his tabakasıyla kaplıdır. Ruhtaki devinimin farkındalığında, edebiyata eğilen kişide tabaka gittikçe incelir ve zamanla kıpırdanmaları daha çok hissetmeye başlar. Öyleyse iyi edebiyatçı; en iyi hissedendir.
Hislerden hiç bahsetmeyen, aksine, yazdıklarıyla hislerin saçmalığını ispatlamaya çalışan, aslolanın hissizlik olduğunu her fırsatta vurgulayan yazarlara ne demeli o halde? Edebiyattan anlamıyorlar diyerek kestirip atmalı mı? Aksine, çoğu; iyi yazardır. Hislere kayıtsızlıkları, aşırı hissetmekten doğmuştur. Sarsıntıyı tam merkezinde yaşayan insan, artık sarsıntıdan korkmaz. Daha doğrusu; sarsıntıya alışmıştır. Acıyı en çok çekenlere, senin acılarının komik gelmesi bundandır.
Şair-yazar takımının genelde deli olduğu söylencesine gelince... Ruhundaki sarsıntıları en şiddetli haliyle hissederken, çalkantılarla beraber yaşamak zorunda olmak, güç iştir. Sarsıntılara yenilmek, yenilgiyi kabul etmek; insanı delirtir. Yenilmemek için direnmekse yorar. Görmezden gelmek; gözdeki insanlık ferini söndürür ve bunu, edebiyata gönül veren hiçbir yazar, kolay kolay göze alamaz. Tek çıkar yol, devinimi dinginliğe çevirmeye çalışmaktır. Edebiyatsa ruhu tedavi değil, tanıma sanatı olduğundan bu iş, edebiyatın konusunu aşar. Çoğu edebiyatçı ruhunu tanımakla kalırken, pek az bir kısmı tedaviye gider. Demek ki; edebiyata gönül verenlerin çok azı deli değildir diyebiliriz.
Sonunda deli olmayanlar, anlamak için kendini yok edenlerdir. Ruhun üzerindeki his zarını incelttikten sonra yok edip(ruhun derinliklerine inip) ruhuyla yazarken, yazan kişi artık o olmaktan çıkmıştır. Okurla okunan arasında bir yazarın olmadığı da, kendini belli etmektedir.
Yazar, yazarak dünyanın veya insanın sancılarını dindiremeyeceğinin bilincinde yazmıştır yazılması gerekeni. Okursa, okuyarak hiçbir şeyin daha iyi, daha güzel olmayacağının farkındadır. Ancak yazan yazmak, okur da okumak zorunda olduğunu hepsinden önce biliyordur. İşte bu durum sarsıntının son hali, sükûnetle arasındaki son çizgidir.
Aslında gecenin sesidir edebiyat. Gececilerin mesleğidir. Gündüz, yaşadığını hissedemeyenlerin karanlık sığınağı, aydınlanma ümididir.
Hayır! Ne sığınak, ne ümit... Edebiyat, parçalanmanın eş anlamlısı; parçalanarak bütüne karışma düşüdür.
Yoksa, tüm bunların dışında, rastlantı avcılığı mıdır edebiyat?
Mustafa Çolak
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/deneme/hissetme-sanati/481

13 Ocak 2012 Cuma

HAYAL DÜNYASINDA YAŞAM DENEMELERİ


Yaşamak, asla hatırlayamayacağın anlardan bir yığın oluşturarak yaş doldurmaktır. Anları düşünürsün sürekli, hepsini anımsamana imkân yoktur tabi, unutursun. Yaşamın gizi, işte bu unuttuğun anlarda saklıdır. Unuttuğun için de asla bulamazsın bu gizi.

Ne kadar hareketli bir yaşam sürsen de hatırladıkların sadece kuru bir geçmiştir. İlk aşkını nasıl ve nerede gördüğünü unutamazsın örneğin. Peki onu gördüğün gün içinde yaşadıkların? Aşık olduğun kişinin o andaki simasını düşünüp durmaktan vazgeç de seni o gün o ana getiren sebepler silsilesini bir düşün. Aradığın ve asla bulamayacağın, unuttuklarındır. Öyleyse yaşarken hafızana neyi kaydettiğini iyi düşünmelisin.

İnsan tanımlamaları sever. Tanımlanan her ne olursa olsun, yeter ki güzel ve uygun şekilde tanımlansın; bir tespiti doğurur. Dolayısıyla insan tespiti sever. Benim az önce yaptığım tespitler gibi mesela.

Tanımlama ve tespitlerin bir yerde son bulacağını ve bir gün artık bulabileceğin hiçbir şey kalmayacağını zannetmendi zamanında seni ateşleyen. İlk başlardaki heyecanının sebebi, her şeyi keşfedebileceğini sanmandı. Ama bir noktadan sonra tanımlama ve tespitlerden yorulursun. Çünkü ne kadar keşfedersen, seni şaşırtanlardan çok daha fazla keşfedilmeyi bekleyen şeyler olduğunu görmen; farklı farklı mevzularda yeni açılımlar getirme hevesini kırar. Bu noktada kurumuş bir yapraktan farksızsındır, dağılman an meselesidir.

Bazısı, başkalarının düşünmediği, düşünemediği şeyleri düşünerek; diğer insanlara karşı kendisinin üstün olduğunu kendi kendine ispatlamak ister. Bu farkına varmadan tutkuya dönüşen isteğinden vazgeçmeyen kişi, asla üstün kişi olamaz. Bir kitap yayınlatma isteği, dergilerde isminin çıkması; tanınma, bilinme isteğidir ve bu da diğer insanlara; “Bakın, ben sizden üstünüm” diyebilme tutkusudur. Oysa edebiyatın amacı, kişinin kendini kendine itirafından başka bir şey olmamalıdır. Bu yüzden, yaşamı boyunca yazdıklarını yayınlatmayanlar hep dikkatimi çekmiştir. Anlarının kıymetini bilmişler, hep o unuttukları anlardaki gizi aramışlardır yazdıklarında. Kendileri her ne kadar farkında olmasa da zenginlerdir. Hayatları gerçekten zenginleşmiştir. İnsan ne kadar farkındaysa kendindeki zenginliğin, bu zenginlik karşısında o kadar fakir sayar kendini. Ve kendini fakir sayanlar, en zengin olanlardır. En zengin insan, ne kadar da fakir olduğunu görüp söylüyorsa, gerçekten fakir olanın fakirliğinin derecesini düşünemiyorum.

“Alışkanlık hayal gücünü öldürür.” (Pavese, Yaşama Uğraşı) Her gün yaptığımız, yapmak zorunda olduğumuz -ya da zorunda hissettiğimiz- şeyler düşünce dünyamızı köreltir. Çünkü yaşamak için düşünceye ihtiyaç yoktur, alışkanlıklar yeterlidir. Hayal kurmak, bizi yaşamın dışına çıkarabildiği için değerlidir. İnsanı, yaşam denen saçmalıktan bir an dahi olsun uzaklaştırabilen her şey; değer görmeye layıktır.

Mustafa Çolak
yazı kaynağı:  http://www.edebifikir.com/yazilar/deneme/hayal-dunyasinda-yasam-denemeleri/402

13 Aralık 2011 Salı

ACI ÇEKME SANATI


"Acı çekmemek için her şeyin acı çekmek olduğuna inandırmamız gerekir kendimizi. Acı çekmemek için 'acı çekmeyi' kabul etmemiz gerekir."

En büyük ruhsal acının, aşk acısı olduğu genel kabul görmüş bir yasaysa ve sen sevdiğine kavuşamıyorsan, kavuşmana hiçbir zaman da imkân olmadığını adın gibi biliyorsan, en büyük acıyı sen çekiyorsun demektir.
Ancak sandığın gibi en büyük acı kavuşamaman değildir. Asıl acı olan; kavuştuktan sonra da acının bitmeyeceğini bilmendir. Var olduğun sürece acı bitmez. Acının biteceğini düşünmek en büyük yanılsamalardandır. Acı, en büyük acı olan ölümle bitecektir ve ruh, işte o zaman huzura kavuşacaktır. Yani senden(benliğinden) kurtulduğunda.

Ruhun acı çekmesinin tek ve mutlak sebebi şu an ait olduğu yerde olmamasıdır. Dolayısıyla sen ister sevdiğinden ayrı ol, istersen büyük bir ayrılıktan sonra onunla tekrar birleş, ruhun acısı dinmeyecektir. Çünkü iki insanın birleşmesi asla ruhların birleşmesi anlamına gelmez. Dünyada olduğun sürece ruh kafestedir ve kafesteki kuş yalnızlıktan acı çekiyor diye yanına bir kuş daha koyduğunda bu, onları özgür bıraktığın anlamına gelmez. Değişen tek şey bir kuş yerine iki kuşa aynı acıyı çektirmendir.

Bu noktada "Madem acı çekmek kaçınılmaz, bari acı çekiyorsak beraber çekelim" mantığı, akıllıca düşünüldüğünde son derece ahmakçadır. Çünkü kafesteki insanın konusu, acıyı yalnız mı yoksa birisiyle mi çekeyim değil, kafesten nasıl kurtulabilirim olmalıdır. Kafa yorulması gereken konunun şaşması, insanı sürekli bir açmaza götürür. Öyleyse "Başkalarına karşı açıkgöz olmaktan önce kendine açıkgöz olmayı öğrenmelisin."

İnsan herhangi bir nesneyi, olayı veya insanı saplantı haline getirdiğinde zihnin sınırsız hudutları daraldıkça daralır ve nihayetinde tek bir noktada düğümlenip kalır. Acının insanı olgunlaştırdığı gibi, bu şekilde kişinin tüm düşünce dünyasını yerle bir etme gibi bir özelliği de vardır. Kafes örneğindeki gibi sonsuz özgürlüğü değil de sevdiğinin yanında olmamasını dert edinen insan farkında olarak veya olmayarak kafeste çürümeyi tercih etmiş demektir.

Oysa bir adım daha atarsak gerçekten seven ve düşünen insan, önce sevdiğine kafeste mutlu olunamayacağını, buradan bir an önce kurtulunması gerektiğini anlatan ve eğer bir gün çıkacak olursa kendisini dışarıda bir yerlerde beklemesini söyleyendir. Fakat insan, vakti gelene kadar acı çekmeye devam edeceğini bir türlü kabul edemediğinden anlık mutluluklar ve anlık acılar peşinde koşarak gerçek huzuru ve gerçek acısını zamanla görmez olur, unutur. İnsan işine geldiği zamanlarda çok unutkandır. Ve işine geldiğinde acı çekiyor gibi yapandır.

"Bir insanı küçük duruma düşürmenin en korkunç yolu, onun acı çektiğine inanmamaktır." Bu yüzden acı çektiğime inanmayarak kendimi küçük duruma düşürüyorum. Acım ne kadar büyük olursa olsun, var olmanın acısının yanında hiçtir. Çünkü var olmak, sürgünde olmak demektir; en büyük özlemdir.
Buna karşın benim gibi acı çekmeye her an meyilli insanlar, acı çektikçe acılarının azalacağını sanmasınlar, aksine seçimleriniz yönlendirir yaşamınızı; her gün daha fazla acı çekeceksiniz. Sonrasında da acı çekebildikleri için kendilerini diğer insanlara karşı üstün görmesinler zira acı her insana uğrayabilir.
Acı çekmek insan ruhunun temel özelliğidir. Yaşam, ruh için acı çekmekten başka bir şey değildir.

Mustafa Çolak


Tırnak içindeki kalın yazılan cümleler C.Pavese'e aittir.

   edebifikir

1 Aralık 2011 Perşembe

HUZURSUZLAR İÇİN NOTLAR

Aydoğan K.'ya

Kimin kimde kimi, kimin kimde neyi, kimin neyde kimi bulduğunu veya bulacağını kimse bilemez, tahmin edemez. Umulmadık anda, umulmayan şekilde, umulmayan kişi, hiç umulmayanı bulabilir eğer aradıysa. Öyleyse hayatının, umduğun gibi şekillenmesini beklemeyeceksin. Sadece istemeli ve istediğini aramalısın ne istediğini henüz bilmiyorsan bile! Hiçbir şey ummadan, beklemeden, planlamadan istemelisin. Ancak bu şekilde isteğin sana ulaşır. Sen; istediğine hiçbir zaman ulaşamazsın. Görmek istediğini istemekten tam bir bilinçle vazgeçmelisin, onu görebilmek için. Görmek istediğinin sana görünmesini bekle. Unutma, o sana görünür, sen onu göremezsin.
 
Seven, sevdiğinin her an yanındaysa ve her an onu gözetlemekteyse de bazı durumlarda ona görünmeyebilir. Ancak varlığını hissettirmek ister. Durduk yere, olmadık yerlerde, olmadık zamanlarda, bir şekilde sana kendisini hissettirse de anlamamışsındır ilk başlarda. "Bu ondan mı?" diye aklına gelmişse bile ara ara, seni her an gözetleyecek kadar sevdiğini tahmin etmemiş, edememişsindir. Oysa bu görünmelerin manası; "Varım ve seni seviyorum" demektir. Düşünüp de anladığında titrersin şaşkınlıkla. Neden bunu yaptığını bilemesen de sevilmenin mükemmelliğine kendini teslim etmek istersin.
 
İstersin ama yine hiçbir şey bilmemektesindir. Ne kendin hakkında, ne seni seven hakkında, ne de şimdi yapman gereken hakkında. Düşünerek sevildiğini anladıysan, devamını da düşünerek bulman gerekmektedir demek ki. Senden düşünmeni istemektedir; ısrarla. Kendini, varlığını, her şeyi... Ölçüp tartmalısındır seviliyorsan. Ölçüp tartmadan bulamayacağını anlamışsındır zor da olsa. Artık gözünü, seni sevenden başkasına çevirmekten vazgeçmelisindir. Çünkü aradığın kesinlikle O'dur.
 
Ölçüp biçerek aradığının o olduğuna karar verdiysen, arayışına son vermelisin. Aramak sende hastalık haline geldiyse ve illa bir şeyler arayacaksan, onun işaret ettiği gibi dönüp kendine bakmayı, kendinde kendini aramayı artık denemelisin. Ancak kendi kendine ulaşırsan, seni seven de sana ulaşacaktır.
 
Seni seven böyle istiyor! Öyleyse onu taşrada aramayı bırakıp teslim olmalısın. Sevmek, teslim olmaktır. Teslim olmak ise hissetmeyi gerektirir. Sevildiğini hissetmeyen teslim olamaz. Hissetmek, düşünmeye iter ve düşünen insan bilir. Bilmek de acı verir. Gerçek acı. Çünkü ateşin sıcak olduğunu bilen, ateşi değil; ateşin sıcak olduğunu bilir. Ateşte yanan bilir ancak ateşi. Bu yüzden bilmenin acısı, yakıcıdır. Dünyaya ve yaşama dair gizli veya açık her türlü saçmalığı yakar. Ve ham odun gürültü çıkararak yanarken, yaşlı odun sessizce yanar. Yapman gereken; sessizce yanmaktır.
 
Ruhunu yoran şey kalbinin ateşten korkup farklı yönlere kaymasıdır, dikkat etmelisin. Ve yorulan ruh, zamanla sıkılıp, bıkar. Kendi etrafına hendek kazıp, kimseyi yakınına bile yaklaştırmayarak yalnızlıkta ve boşlukta huzur bulmaya çalışır; bulamaz, bitap düşer. Başta, tutkuyla istediğini, sonrasında her şeyi reddeder. Tüm bu yaşamın ve varoluşun anlamsızlığını hissettiğini sanar; halüsinasyon görür. Oysa anlamsızlık hissedilmez. Sıkıntı; hissetmediklerini hissettiğini sanmaktan doğar. Bu da ruhun yorulmasıyla açığa çıkar. Ruhuna ıstırap çektirmemelisin.

yazı kaynağı:
Mustafa Çolak

9 Eylül 2011 Cuma

OYALANMALARA DAİR II

Filmler, hep iyi veya kötü sonla biter. Kahramanlardan biri ölür veya ikisi de yaşamaya devam eder. Yahut ikisi de ölür. İkisi de öldüyse sorun yok! Bitmiştir gerçekten film. Ama birinden biri veya ikisi yaşamaya devam ediyorsa ve film bitip perde kapanıyorsa, bu işte düşünülmesi gereken yanlış bir şeyler vardır. Film bitmemiştir! Asıl izlenmesi gereken yer, filmin bitti sanıldığı yerden sonrasıdır. Ben hep bunu merak ederim, sonrasını… Çünkü gerçek film orada başlar. Yazarın gösterdiği, göstermek istediği yeri değil; göstermediği, gösteremediği bölümdür ilgimi çeken. Ve düşünürüm: sonra ne oldu? Sonra neler olduğu hakkında bazen iki dakika bile sürmeyen bir yazı akar. Bu beni tatmin edebilir mi?

Filmin bittiği, bitirici cümleyi söylemem gereken son noktadayım. Koca bir hikâye, yazılmaya, okunmaya ve yaşanmaya değer bir hikayenin son sayfasının son noktasında. Kapanış noktasında… Fakat kapanmadı kapak, okumaya ve yaşamaya devam ediyorum kendi hikayemi. Oysa o kadar çok şey vardı ki anlatılmaya değer, değeri anlatmada görmedim, “sadece yaşamayı” tercih ettim.

Peki bu noktadayken kendimde aradığımı bulmuş muydum? Hayır, değişen bir şey yoktu. Tek gördüğüm yalnız olmadığımdı bu yolda. Arayanlar hep vardı ve hep olageleceklerdi.

Aramak… Kendini aramak… Kendini bulmak… Arayan ve aranan olmak…

—Neyi arar insan?
—Kaybettiğini.
—Neyi kaybetmiştir?
—Kendini.
—Kendinde bulması gereken?..
—Aşk.

İnsanın ve kalbin hakikati üzerine kütüphaneler dolusu kitapların özeti işte bu diyalogdadır. “Her özet kötü bir özettir.” diyen varsa arasın dursun kütüphanelerde, hepsini okusun, öğrensin. Bakalım aradığını bulabilecek mi? “Sen kendin bilmezsen ya nice okumaktır?” diyen şair, hakikati kütüphanelerde mi bulmuştu?

Kendini bilen insan, oyalanmayan insandır.

Sandalyesinde bedensel olarak hiçbir iş yapmadan boş boş oturan bir adam, o sandalyede ne kadar oturabilir? Böyle kaç kişiye tanık oldunuz? Hiçbir işi olmadığı halde hareketsiz ve uyanık vaziyette bir süre yalnız oturan kaç kişi tanıyorsunuz? Bu soruyu sorarken, yaptığı meslek icabı veya yaşlılık gibi mazeretleri hesaba katmıyorum. Kendi iradesiyle, yalnız ve sessiz, hiçbir iş yapmadan ne kadar öylece oturabilir insan?

En fazla beş dakikadan sonra sıkılır ve oyalanacak bir şeyler bulur bilinçsizce. Gayri ihtiyaridir bu kendine “yapacak bir şey” bulma. Alışkanlık halini almıştır. Bazen yüksek sesle söylese de; “canım sıkıldı, bari oyalanacak bir şeyler bulayım” benzeri cümleler, bu onun bilinçli olarak oyalandığını göstermez. Yaptığı oyalanma işinin amacını sorsan, can sıkıntısını gösterir, asıl sebebi bilmediği(düşünmediği) için söyleyemez. Oysa oyalanmanın gerçek sebebi, düşünülmek istenmeyen, ölüm gelen hakiki sebep; kendinden kaçıştır.

Evet, cevap ölüm gibi gelir çünkü cevabı ölümdedir. Ölmeden önce ölmeyi gerektirir oyalanmaktan vazgeçmek. Bu ölümü sevmeyi, ölümü özlemeyi gerektirir. Ancak biz korkarız ölümden. Bize ait olmayan bir bedenin varacağı mutlak sondan korkarız, onu özlememiz gerekirken.

“Varlıktan anladığın salt bedeninin varlığıydı, yokluktan anladığın da yine salt bedeninin yokluğu. Oysa sen gerçekten var olsaydın, asla yok olmazdın, olamazdın.” derken bir arayış yolcusu, sen ise kendisine hükmedemediğin bir bedene “ben” diyor, onu sağda solda dolaştırarak, kimi zaman eğlendirip, kimi zaman bir şeylere aşık edip(!) hüzünleniyorsun.

Halbuki onun “ben” olmadığı ona hükmedememenden belli değil mi? “Bugün tuvalete gitmeyeceğim.” veya “Bu ay uyumayacağım” diyebilir misin? İstemesen de karşılamak zorunda olduğun ihtiyaçları var ve bu ihtiyaçlar senin iradene bağlı değiller. Örnek; kendi başına buyruk hareket eden tırnakların ve saçların istediği zaman uzarlar ve sen onlara hizmet etmek zorundasın! Kendi kendine bu beden sana sormadan hastalanır, burnu akar yahut en basitinden her saniye onun ölmemesi için nefes alıp vermek zorundasın! O senin iradene bağlı değil, o ayrı bir şey, demek ki ben derken kastettiğin o değil. Daha önce de dediğim gibi, bir şeye benim diyebilmen için, (elim, ayağım vs. diyebilmen için), ait olan ve ait olunan olarak ortada iki şey olması gerekli. Oysa ben tekildir. Demek ki ben ve bedenim ayrıyız. Mesele onun ihtiyaçlarını yetecek kadar karşılarken arzularından vazgeçirmek ve esas arzuma, kendime yönelmek. Oyalanmaktan artık vazgeçmek…

“Neden oyalanmaktasın?” sorusunu kendime sorabildiğim anda balyoz üstüne balyoz yedim. İlk balyozları yer yemez vazgeçip kaçtım ancak sonra ister istemez geri döndüm. Cevaplamalıydım bu soruyu, cevabını iliklerime kadar sindirip, hissederek kabullenmeli ve hakkıyla bilmeliydim. O balyozları yedim. Çok acı verse de yedim. İçimi dışıma çıkarsa da yedim, yemeliydim cevabı idrak edebilmem için…

Yaşadığım her şey ama her şey, tüm gerçeklerim, hayallerim, sevgim, aşkım neyim var neyim yoksa dünyaya dair, oyalanmamın çocuklarıydı. Bu gerçekle yüz yüze gelmek belki de işin en zor kısmıydı. Yalanla tanışmak, saçmalıklarla selamlaşmak vardı sonra. Tüm değerlerin yok olup gittiği görmek, cevapladıkça, cevaplayabildikçe camdaki buğunun yavaş yavaş yok olması gibi yok oluşlarını seyretmek zordu, çok zor…

Son noktada ve kitabı kapattığımı sanarken hiçbir şeyin kapanmadığını, son noktanın zamanını bile bilmeden hikayenin devam etmek zorunda oluşunu kabullenmek zordu.

Ölmeden önce ölmek çok zordu…

Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: izdiham.com