aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Aralık 2011 Pazartesi

OKUNMA-MA-SI GEREKEN KİTAPLAR

Okuyanlar için yapacak bir şey yok, geçmiş olsun.
Henüz okumamış olanların asla okumaması dileğiyle...
TDT

Elif Hanım, romanınızı tüm dikkatimle okudum, ve şu kanaate vardım ki siz sanat değil, resmen propaganda yapıyorsunuz! Ortak değerlerimizin içini boşaltmakla kalmıyor, o boşalan alana, sözümona aşk diye diye modernliğin en çiğ, en batıl inançlarını boca ediyorsunuz.
Bu sufilik edebiyatı bir New Age modası! Bu aşk edebiyatı ise tam bir kitsch!
Çağımızın mülkiyet ve cinsiyet putlarına tapınan zavallı kölelere, irfan geleneğimizin, o uğruna hiç emek sarfedilmemiş saygınlığından yararlanılarak ucuz tatminler hediye etmek!
Ne büyük zavallılık!
Oysa altın bulmak ümidiyle erenlerin türbesine kazma vurulmaz!

* * *

Bu konularda kalem oynatmak için Tanrı'ya veya bir dine inanmak gerekmediğini bilenlerdenim. Sanatçıyı yücelten, dine değil, sanata inancıdır. Sanatın sınırlarına saygıdır.
Sanata inanç sözkonusu oldukta, ateist bir edebiyatçının, André Gide'in DAR KAPI'sını hatırlamamak mümkün mü?
Gide, inanmadan da kutsalın anlatılabileceğini gösteren büyük bir edibdi.
Kim demiş ki Tanrı'ya âşık olmak için O'na inanmak gerekir diye? Bilâkis en inançlı insanlar, kalpleri kuşkuyla yanıp kavrulanlar arasından çıkar; şüphe girdabında nefes bile alamayanlar arasından... inanıp inanmakta kuş gibi ürkek davrananların arasından...
Tanrı'ya inanan adam olmak kolay, asıl zorluk Tanrı'nın inanacağı adam olmakta! Ne ki insanın en kalın perdelerden biridir aramak, ve fakat gerçekte aranıyor olduğunu bilmemek!
Şükür ki Şems'in 'Hırka'sı hâlâ içimizi ısıtmaya devam ediyor: "Bana göre arayan Tanrı'dır. Fakat o aranılan sevgilinin hikâyesi hiçbir kitapta meşhur olmadı." (Şems-i Tebrizî, Makalât)

* * *

Ne diyeyim sana ey tâlib, aşk'tan biraz haberdar olsaydın, aşka kurallar icad etmeye kalkışmazdın!
Senin tüm günahın hakikat ile mecaz'ı birbirine karıştırmak!

Dücane Cündioğlu

26 Eylül 2011 Pazartesi

GECEYE VE AŞKA DAİR

Bir gece yarısı kapını çaldığımda, açıp öylece bana bakakaldığın andan ibaret zaman. Durdu dünya, dönmeye tövbeli o gün bugündür.
Kördüm ve açıldı o anda gözüm. Öyle ya, yokluğunda varlığının şiddetinden göremez olmuştu gözlerim. Ama o gece ne sen sendin, ne de ben benden ibarettim.
Tek bir şey söylemiştin; “gel içeri.” Gelemedim.
Tüm o yokluk günlerinden sonra o kadar vardın ki, varlığın şimdi o kadar aşikârdı ki, gelmek anlamını yitirmişti. İçerisi de neresiydi ben kalakalmışken? Kendini ateşe atmış pervane daha ne kadar gelebilirdi?
Gece karanlıktı. Kapının açılmasıyla çakan şimşeğin şavkında mesafelerin mesafesizliğe secde ettiğini gördüğüm andı.
Dürüldü yollar, uzaklıklara dair ne varsa eğilip teslim oldu kapı önünde benimle beraber.
Beni hapseden mekân parmaklıkları kırıldı.
Özgürlük, kendini sımsıkı bağlanmakta buldu.
Esaret, özgürlüğün bilinen manasına erişme adına çözülüp sağa sola atılmış kesik ve kirli kendirlerden ibaret olduğunu kabullenmişti.
Bilinenler tersyüzdü artık. Bilinmeyenlerin dillendiği andı. Gerçek dil, bildiğini anlattığını sanan değil, bilmediklerini söylediğinin farkına varandı. Çünkü gerçek olan sadece bilinirdi, dil bunu anlatmaya muktedir değildi. Dil de bildiğini anlatamamanın verdiği acıdan sıyrılmanın rehavetine bürünmüş, artık sadece bilmediklerini söylemeye gebeydi.
Ama o an bilinmeyenin tüm haşyetiyle ortaya çıktığı andı ve bilinenlerin o gecede yeri yoktu. Ve sus pus olmuştuk karşılıklı. Konuşmazdık, konuşamazdık. İşte bu, bildiğimiz bilinmeyenlerin en başında gelenlerdendi.
Bakmak ile bakakalmak arasındaki farkı öğreten geceydi. İdrakin, hudutsuzluğunu kanıtla ispatladığı gece. Taklidin tahkike döndüğü, mecazın gerçekle selamlaştığı, andan gerisini önemsiz kılan gece…
Dışarıda bekleyen insanlar değil insanlık olsa, yine de dışarı çıkmanın manasızlaştığı o gece…
Bir gece yarısı kapını çaldığımda, açıp öylece bana bakakaldığın andan ibaret zaman. Durdu dünya, dönmeye tövbeli o gün bugündür.
Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: izdiham.com

9 Eylül 2011 Cuma

OYALANMALARA DAİR II

Filmler, hep iyi veya kötü sonla biter. Kahramanlardan biri ölür veya ikisi de yaşamaya devam eder. Yahut ikisi de ölür. İkisi de öldüyse sorun yok! Bitmiştir gerçekten film. Ama birinden biri veya ikisi yaşamaya devam ediyorsa ve film bitip perde kapanıyorsa, bu işte düşünülmesi gereken yanlış bir şeyler vardır. Film bitmemiştir! Asıl izlenmesi gereken yer, filmin bitti sanıldığı yerden sonrasıdır. Ben hep bunu merak ederim, sonrasını… Çünkü gerçek film orada başlar. Yazarın gösterdiği, göstermek istediği yeri değil; göstermediği, gösteremediği bölümdür ilgimi çeken. Ve düşünürüm: sonra ne oldu? Sonra neler olduğu hakkında bazen iki dakika bile sürmeyen bir yazı akar. Bu beni tatmin edebilir mi?

Filmin bittiği, bitirici cümleyi söylemem gereken son noktadayım. Koca bir hikâye, yazılmaya, okunmaya ve yaşanmaya değer bir hikayenin son sayfasının son noktasında. Kapanış noktasında… Fakat kapanmadı kapak, okumaya ve yaşamaya devam ediyorum kendi hikayemi. Oysa o kadar çok şey vardı ki anlatılmaya değer, değeri anlatmada görmedim, “sadece yaşamayı” tercih ettim.

Peki bu noktadayken kendimde aradığımı bulmuş muydum? Hayır, değişen bir şey yoktu. Tek gördüğüm yalnız olmadığımdı bu yolda. Arayanlar hep vardı ve hep olageleceklerdi.

Aramak… Kendini aramak… Kendini bulmak… Arayan ve aranan olmak…

—Neyi arar insan?
—Kaybettiğini.
—Neyi kaybetmiştir?
—Kendini.
—Kendinde bulması gereken?..
—Aşk.

İnsanın ve kalbin hakikati üzerine kütüphaneler dolusu kitapların özeti işte bu diyalogdadır. “Her özet kötü bir özettir.” diyen varsa arasın dursun kütüphanelerde, hepsini okusun, öğrensin. Bakalım aradığını bulabilecek mi? “Sen kendin bilmezsen ya nice okumaktır?” diyen şair, hakikati kütüphanelerde mi bulmuştu?

Kendini bilen insan, oyalanmayan insandır.

Sandalyesinde bedensel olarak hiçbir iş yapmadan boş boş oturan bir adam, o sandalyede ne kadar oturabilir? Böyle kaç kişiye tanık oldunuz? Hiçbir işi olmadığı halde hareketsiz ve uyanık vaziyette bir süre yalnız oturan kaç kişi tanıyorsunuz? Bu soruyu sorarken, yaptığı meslek icabı veya yaşlılık gibi mazeretleri hesaba katmıyorum. Kendi iradesiyle, yalnız ve sessiz, hiçbir iş yapmadan ne kadar öylece oturabilir insan?

En fazla beş dakikadan sonra sıkılır ve oyalanacak bir şeyler bulur bilinçsizce. Gayri ihtiyaridir bu kendine “yapacak bir şey” bulma. Alışkanlık halini almıştır. Bazen yüksek sesle söylese de; “canım sıkıldı, bari oyalanacak bir şeyler bulayım” benzeri cümleler, bu onun bilinçli olarak oyalandığını göstermez. Yaptığı oyalanma işinin amacını sorsan, can sıkıntısını gösterir, asıl sebebi bilmediği(düşünmediği) için söyleyemez. Oysa oyalanmanın gerçek sebebi, düşünülmek istenmeyen, ölüm gelen hakiki sebep; kendinden kaçıştır.

Evet, cevap ölüm gibi gelir çünkü cevabı ölümdedir. Ölmeden önce ölmeyi gerektirir oyalanmaktan vazgeçmek. Bu ölümü sevmeyi, ölümü özlemeyi gerektirir. Ancak biz korkarız ölümden. Bize ait olmayan bir bedenin varacağı mutlak sondan korkarız, onu özlememiz gerekirken.

“Varlıktan anladığın salt bedeninin varlığıydı, yokluktan anladığın da yine salt bedeninin yokluğu. Oysa sen gerçekten var olsaydın, asla yok olmazdın, olamazdın.” derken bir arayış yolcusu, sen ise kendisine hükmedemediğin bir bedene “ben” diyor, onu sağda solda dolaştırarak, kimi zaman eğlendirip, kimi zaman bir şeylere aşık edip(!) hüzünleniyorsun.

Halbuki onun “ben” olmadığı ona hükmedememenden belli değil mi? “Bugün tuvalete gitmeyeceğim.” veya “Bu ay uyumayacağım” diyebilir misin? İstemesen de karşılamak zorunda olduğun ihtiyaçları var ve bu ihtiyaçlar senin iradene bağlı değiller. Örnek; kendi başına buyruk hareket eden tırnakların ve saçların istediği zaman uzarlar ve sen onlara hizmet etmek zorundasın! Kendi kendine bu beden sana sormadan hastalanır, burnu akar yahut en basitinden her saniye onun ölmemesi için nefes alıp vermek zorundasın! O senin iradene bağlı değil, o ayrı bir şey, demek ki ben derken kastettiğin o değil. Daha önce de dediğim gibi, bir şeye benim diyebilmen için, (elim, ayağım vs. diyebilmen için), ait olan ve ait olunan olarak ortada iki şey olması gerekli. Oysa ben tekildir. Demek ki ben ve bedenim ayrıyız. Mesele onun ihtiyaçlarını yetecek kadar karşılarken arzularından vazgeçirmek ve esas arzuma, kendime yönelmek. Oyalanmaktan artık vazgeçmek…

“Neden oyalanmaktasın?” sorusunu kendime sorabildiğim anda balyoz üstüne balyoz yedim. İlk balyozları yer yemez vazgeçip kaçtım ancak sonra ister istemez geri döndüm. Cevaplamalıydım bu soruyu, cevabını iliklerime kadar sindirip, hissederek kabullenmeli ve hakkıyla bilmeliydim. O balyozları yedim. Çok acı verse de yedim. İçimi dışıma çıkarsa da yedim, yemeliydim cevabı idrak edebilmem için…

Yaşadığım her şey ama her şey, tüm gerçeklerim, hayallerim, sevgim, aşkım neyim var neyim yoksa dünyaya dair, oyalanmamın çocuklarıydı. Bu gerçekle yüz yüze gelmek belki de işin en zor kısmıydı. Yalanla tanışmak, saçmalıklarla selamlaşmak vardı sonra. Tüm değerlerin yok olup gittiği görmek, cevapladıkça, cevaplayabildikçe camdaki buğunun yavaş yavaş yok olması gibi yok oluşlarını seyretmek zordu, çok zor…

Son noktada ve kitabı kapattığımı sanarken hiçbir şeyin kapanmadığını, son noktanın zamanını bile bilmeden hikayenin devam etmek zorunda oluşunu kabullenmek zordu.

Ölmeden önce ölmek çok zordu…

Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: izdiham.com

17 Ağustos 2011 Çarşamba

ÇOK MU BÜYÜTTÜM AŞKI GÖZÜMDE AŞK MI KÜÇÜLTTÜ BENİ BÖYLE

Bazen bir cümlenin çok şey ifade ettiğini hissederiz, fazla şey… Yığınlarca düşünceden, düşe düşe  bir cümledir dilimize düşen, tek bir cümle… Şerhe gerek yoktur. O cümleyi söyleriz ve bitmiştir artık bizim için, başkaları o cümleyi bizim kadar anlayamasa da; söylenmesi gereken söylenmiştir. Bizim içindir o cümle, anlaşılmasına gerek de yoktur.
Buna rağmen insan, anlaşılmak isteyendir. Diline düşmüşse bir cümle, anlaşılmak isteğidir düşüşünün sebebi. Çünkü dil, anlatmak için vardır. En çok da kendi kendine anlatmak, kendine kendini anlatmak için. Ve anlamak için; şekilsiz, renksiz, kokusuz düşünceleri. Sözcük; düşüncenin şekli, rengi ve kokusu değil midir?
Anlam ise anlamak içindir, anlatmak için değil. Dolayısıyla düşen her cümle bizi anlamaya doğru bir adım yaklaştırır, anlatmaya doğru değil. Hani derler ya, kendinizi bir cümleyle nasıl anlatırsınız? Aslında bu soru; “kendinizi bir cümleyle nasıl anlatamazsınız?” şeklinde sorulmalı. Cevap verecek olursam, işte bu cümleyle cevap veririm: “Çok mu büyüttüm aşkı gözümde, aşk mı küçülttü beni böyle?” Hayatımın anlamını tam olarak hiçbir cümle anlatamayacaktır fakat anlam kıyısına en çok yaklaşabilen cümle, yani kendimi bir cümleyle anlatamadığım cümle; budur.
Üç harfin etrafında dönüp dolaşan bir yaşam, anlayamadan, anlatamadan… Arayan, bulduğu halde arayan, bulduğunu anlayamadığı için hep arayan… Aşkın yanı başında aşksızlıktan yakınan… Bazen deliren, bazen içlenen, bazen gülüp geçen, bazen geçemeyip kalan, gülerken ağlayan… Konuştukça konuşan, ne konuştuğunu bilmeden konuşan, düşündükçe konuşan, konuştukça düşünen… Yaşamayı bilmeyen, insanı tanıyamayan, boşluklardan boşluk devşiren… Kimi zaman hayatı doğmak ve ölmek arasındaki zaman diliminden ibaret sanan…  Kimi zamansa en büyük edebiyatçıdan daha büyük edebiyatçı, en usta filozoftan daha filozof… Kendini beğenen, kendinden nefret eden… Ve küçüldükçe küçüldüğünü hisseden… İnsan basit olduğunu kabul edense, etmeyenlerin insanlığını reddederek kaçan, kaçarken kaybolan, kaybolunca bulan, bulduğundan bihaber tekrar ve tekrar arayan… Ne aradığı bilgisinden yoksun, üç harfi yan yana getirip “aşk” derken anlamsızlıktan kıvranan, kıvrandıkça kusan, kusup kusup temizleyen ve temizlenen…
Evet, dönüp dolaşan bir yaşam, ne döndüğünün ne dolaştığının farkında…  Artık olduğu yerde kalmak isteyen bir yaşam, kalakalmak, donmak, durmak, bakmak sadece, öylece bakmak isteyen bir yaşam… Baktığı şeyi anlatmak istemeden, anlaşılmak da istemeden, salt anlama gark olmayı bekleyen bir yaşam…
Hiçbir işi olmadığı halde ve yetişeceği de hiçbir yer yokken, yolda hızlı hızlı yürüyen bir adam gördüysek; o adamın diline düşürmeye çalıştığı çok şeyler olup, bir türlü düşmüyordur belki. Belki de birilerine bir şeyler haykırmak istiyordur, aslında kendine haykırmak istediğini bilmeden… Belki artık hiçbir şey umrunda değildir.
Belki hayat bazen sebepsizce hızlanıp, sonra sebepsizce yavaşlamaktan ibarettir.
Önemli olan; hızlandığın anlarda yönünü doğru tayin edebilmektir.
Mustafa ÇOLAK
mstfacolak@gmail.com
yazı kaynağı: izdiham.com

HEP Mİ SUÇLUDUR GİDENLER?

Hep suçluydu gidenler. Dönüp gidenler günah keçisiydi.

İnsan seviyorsa, gerçekten seviyorsa gitmemeliydi, gidemezdi. Öyle ya, seven sevdiğini nasıl terk edebilirdi? Eğer bırakabiliyorsa, sevmiyor demekti. Böyle öğretmişti bize postmodern şiirler.

Peki aşkının şiddetinden gidenler olamaz mıydı? Bu büyüklük altında sevdiğinin ezilmesinden korkup kaçanlar yok muydu? Ya Mecnun çöle vurmasaydı kendini, dağın taşın kaldıramadığı aşkını Leyla ne kadar sırtlanabilirdi? Aşk, Mecnun’u yakarken Leyla’yı da yıkabilirdi. Çöle attı kendini diye Mecnun’a sitem etme hakkına sahip olmadığını bilendi Leyla. Mecnun’a da ancak böyle bir maşuk yakışırdı…

Gitti sanılırken aslında gelen değil miydi gerçek aşık? Aşka gelen. Ve “Tüm gelmeler senden, tüm gitmeler sanadır aziz yar.” dememiş miydi şair? Nasıl unutulabilirdi? Ama gerçek aşk unutulmuştu ki demek, gitmek artık suç kabul edilir olmuştu. Gidenin nereye, neden gittiği görülemiyordu. Gitmek ve gelmek sanırım birbirine karıştırılmıştı bu çağda. Kavram karmaşaları yaşanılan, anlamların yitirildiği, kelimelerin gerçek manalarından uzaklaştığı çağda aşk da hakiki manasından çok uzaklardaydı. İnsanın tüm inanışlarını tersyüz eden bir devirde çoğunluk ne derse doğru olan oydu ve işin garibi çoğunluk ne dediğini dahi bilmiyordu. Gücü elinde bulunduranların dediği sorgusuz sualsiz kabul edilmişti. Ve çoğunluk; gideni suçlu ilan etmişti.

Aşkın adını şehevî zevklere indirgemiş toplumda gerçek aşkı tadarak, ilişki denilen basitlikten utanıp gidenler de vardı oysa. Kendini anlayamayan biriyle yanmaya başlayan aşkını söndürmemek için aşkı ile kendi arasında perde olana yüz çevirmek zorunda kalan, aşkın adını kirletmekten kaçanlar vardı. Perdeyi değil, ardındakini seçenler… Ama suçlanıyorlardı. Yakınında olursa, yücelerin yücesinden aşağıların aşağısına ineceği için gitmiş olabileceği hiç kimsenin aklına gelmiyordu. Oysa “giden” diye yaftalanarak hâkir görülürken, salt aşkından gayrı ne varsa –bu, maşukunun teni de olsa- terk edip kendindekine giden, çekirdeğin özüne inen değil miydi aşık?

Giden insan, bir şeylerin eksik olduğunu düşünüp gittiğinde,  aslında noksan olanın kendisi olduğunu unuttuğunu, kendinde tamamlanması gereken şeyi bir başkasıyla değil, yine kendiyle tamamlaması gerektiğini belki de bu gitmelerle öğrenmesi gerekiyordu.


Sevgilisinden ayrılma planı kuranı, sevgilisinden bir türlü ayrılamayanı, sevgilisinden ayrılıp pişman olanı, sevgilisi kendinden ayrılalı yıllar olsa da onu bir türlü unutamayanı… Çeşit çeşit insanlar ve çeşit çeşit gitmeler vardı artık yeryüzünde. Bunların hepsi bir perdeyi beğenmeyip başka bir perde almak için koşuşturup duran, perdeyi açmak akıllarına bile gelmezken aşktan bahsetmeyi çok sevenlerdi. Gidenin sitemi tüm bu ters yöne gidişlere olabilir miydi?

Gündüzü, gecesi ve rüyaları ayrı milyarlarca insan bu olay dizileri içinde devinirken, o gidiyordu. Belki devinimden yorulmuştu. Belki denizde, havada, toprakta ve toprağın altında milyarlarca tür hayvanın ve milyarlarca tür bitkinin, iklim değişimlerinin, güneş sisteminin, gezegen ve yıldız hareketlerinin kendi kalbindeki aşkın hürmetine var olduklarını düşünerek aşkına gidiyordu. Belki de sadece perdeyi kaldırıyordu.

Bunlar sadece şu an olanlar, bir de ilk insanın dünyaya ayak basışından bu yana olagelenler vardı. Hep bir şeyler doğuyor, bir şeyler olgunlaşarak büyüyor ve bir şeyler ölüp gidiyordu. Çark, tıkır tıkır işliyordu aşk için. Ve çark döndükçe her şey dönüyordu, insan dahil. Her şey, olması gerektiği gibi oluyordu.

Aslında ne gidende vardı suç, ne kalanda. İnsan gitse de kalsa da unutmaması gereken, her şeyin olması gerektiği gibi olmaya devam edeceğiydi. Ama insan nisyandan geliyordu, yani unutmaktan.

Nimet il nisyan; unutma nimeti, unuttuğunu hatırlamak için, kendini…

Unutmak bize bahşedilen bir nimetti, unutmamalıydı.

İnsan dünyaya “gitmek” için gelendi.



Mustafa ÇOLAK
mstfacolak@gmail.com
yazı kaynağı: izdiham.com