edebifikir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
edebifikir etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2014 Cuma

SARIMSAK KOKUSU


Ölümsüzlük zannıyla yaşadığım tüm günlerin derin acısını içimde ağır bir kaya gibi taşıyorum. Ara ara kalbime düşüveren ölüm gerçeği; nehir kıyısında otururken beklenmedik bir şeyin su üzerinde salına salına gelip önümden akıp gitmesi gibi bir şey… Onu o nehre atan kim? Ve neden önümde durmuyor da geçip gidiyor?
Çok sıkılıyorum, çok düşünüyorum ve görmezden gelerek yaşamaya devam ediyorum. Sonra diyorlar ki neden yazmıyorsun? Çünkü yazmak; görmektir.
Önüme boş bir defter ve kalem bırakanlara minnettar kalırken, o defter ve kalemi bir köşeye kaldırmaktan da rahatsız olmuyorum. Boş defter ve kalem biriktirmek, sanırım defter doldurmaktan daha akıllıca. Çünkü geçmişini tükenmez kalemle yazdıysan; bir gün üzerine çizgi çeksen de yazdıkların okunacaktır. Okunmaz hale getirmek için üşenmeden karalamalısın. Bu çok yorucu. Kurşun kalemle yazarsan da, sildiğinde yine izi kalır. Ve defter çok yıpranır. Yıpranmış defterlerimin çokluğundandır belki boş defterler biriktirme arzum. Artık istiyorum ki bu defterler hiç dolmasın. Dolmasın ki, bildiklerimle dalga geçerek sürdürdüğüm yaşamıma devam edebileyim.
Sıradanlığım yazılmaya değer değil, yazılmaya değer olanlarsa sadece sıradan olanlar. Ancak yine de yazmak istiyorum. Hiçbir defteri doldurmadan yazabilirim mesela. Yeni bir başlangıç yapmak ve başka bir deftere geçmek çok çekici... Sonra yine, yeniden… Her yazmak istediğimde yeni bir defter açmalıyım. Kesinlikle bu!
Yazmak, yapılması gerekenleri göze alamayanların işi. Seni bekleyen onca şey varken rüzgarın sesini dinlemeyi tercih ediyorsan ya da bir kedinin o küçücük delikten geçişini ilgiyle seyrediyorsan, çöp kovalarını karıştıran eli yüzü pis adamlara gözün takılıyorsa veya mimarisi çarpık yapılar durduk yere seni rahatsız ediyorsa yazıyorsundur.
Çünkü içinde, her derde deva sarımsak gibi bir ruhun var. Soyulduğunda çok kötü kokmasına rağmen, özünde büyük hazineler barındırır. Kokuya bir müddet katlanabileceksen sarımsağı soymalısın. Eğer bu seni rahatsız ediyorsa, daha çok defter eskiteceğe benziyorsun.


Mustafa ÇOLAK
   edebifikir

21 Aralık 2013 Cumartesi

OTOBİYOGRAFİ






Düşündü
Yoruldu
Yavaşladı
Oturdu
Baktı
Durdu
Tekrar baktı
Konuşmadı
Kalktı
Yürüdü
Uzaklaştı
Gitti
Titredi
Hıçkırdı
Ağladı
Güldü
Kahkaha attı
Sustu
Başını önüne eğdi
“Olmaz” dedi
Oldu
Telefon çaldı
Konuştu
Bilmedi
Bilmek istedi
Bilemedi
Denileni yaptı
Uydu
Uyudu
Uyuttu
Kendini kandırdı
Kaçtı
Kaçmak sandı
Kaçamadı
Hep ensesinde hissetti
Dinledi
Anlar gibi oldu
Anlamadı
Diz çöktü
Elini tuttu
Teslim oldu
Bitti mi?
Bitmedi
Yeniden başladı
Düşündü
Yoruldu
Yavaşladı
Oturdu
…
…
Mustafa ÇOLAK

                                                                         edebifikir
 

13 Haziran 2013 Perşembe

GEREKSİZ BİR YAZI

Kafamı kaldırıp bakmamalıyım olanlara. Eğer bakarsam dururum. Durduğumdaysa akış beni götürmek için zorlar. Bu kez irademle değil, akışın iradesiyle gitmeye devam ederim ki; bu da benim için ölümden beter olur. İrade, isteklerinden vazgeçmek değil, onları kontrol edebilmektir.
Hayatımın anlamını sorgulamaktan yorulduğum şu zamanlarda, noktalarla virgüller arasındaki harflere takılı kalıyor gözüm. Harflerin yerlerini değiştirsem aralarında hiçbir ahenk yok. Bir araya düzenli şekilde geldiklerinde bir anlama kavuşuyorlar. İç dünyanın düzensizliğini bile düzenli hale getirmeden anlatamazsın. Düzenli şekilde anlattıklarında düzenli olduğu için iç dünyanı yansıtamaz.
Fakat onlara asıl anlamı veren nokta ve virgüller. Nokta yerine virgül koyarsam hiç olmaz. İşte hayat da tam olarak böyledir. Yanlış yerlerde yanlış geçişler yapmamalısın. Bir düzen içinde yaşamalısın ki, hayatın anlamlı olsun.
Klavye üzerinde bir o harfe bir bu harfe gidip gelirken parmaklarım, siyah üzerinde beyazın gücünü görmeye başlıyorum yavaş yavaş ve az da olsa karanlıkta belli belirsiz şekiller çizen beyazlıklar umut salık veriyor bana. Küçük aydınlıklar, büyük karanlıkları yok ediyor.
Bu arada saat ilerliyor. Saat kolumda ilerliyor. Zaman, sürekli dönüp duran bir aletle sınırlı kalıyor. Ben tüm olanların dışındayım.
Bir yerlerden bir yerlere belli amaçlar doğrultusunda gidip geliyorum sürekli, insanlarla iletişime geçiyor ve gereksiz iletişimin yorgunluğunu duyumsuyorum. Gereklilik kime göre, neye göre? Anlayamıyorum.
Bu aralar çevremde insanlar çatışıyor, insanlar yaralanıyor ve hatta ölüyorlar. Sorsam onlar da bir amaç için bunları yaptıklarını söyleyecekler. Fakat eminim ki kimse amacının gereksizliğinin farkında değil. Amaçları gereksiz olduğu gibi varlıkları da gereksiz. İnsan, varlığını anlamlandıramadığı sürece gereksizdir.
Ölümü çokça düşünür oldum ve intiharın kurtuluş olduğunu sananlara bir de müjdem var: Öldüğünüz üzere dirileceğiniz için eğer kendinizi asarak öldürdüyseniz; boynunuzu sıkan bir ipin acısıyla, başınıza silah sıktıysanız; kurşunun beyninize girdiğinde duyulan anlık acının sürekli olanıyla, yüksek bir yerden atladıysanız; yere çarpma anınızdaki tüm kemiklerinizin parçalanma sızısıyla binlerce yıl geçireceksiniz. Ve intihar etme sebebiniz yanı başınızda olacak. İntihar kurtuluş değil, şikayet ettiğin acıyı binlerce kat artırmaktır.
Yapmam gereken tek şey sabırla ölümü beklemek. Bu anlamda geç kalan sevgiliyi otobüs durağında sabırsızlıkla bekleyen bir gençten farkım yok.
Ben cümle içindeki dolaylı tümlecim. Özneyle birlikte yükleme “nereye, nerede, nereden, kime, kimde, kimden” sorularını sorarsanız beni bulursunuz. Özne veya yüklem olanlara bir sözüm yok. Ne de olsa bu bir tercih değil, kural meselesidir. Yani ki bir dolaylı tümleç, ben artık özne olmak istiyorum diye bas bas bağırsa da olamaz. O, dolaylı tümleç olarak gelmiştir ve öyle de gidecektir.

Mustafa ÇOLAK
   edebifikir

10 Mayıs 2013 Cuma

EVLİLİĞİN DİYALEKTİĞİ - 1

 
1. İnsan, dünya için artık yapacak hiçbir şeyi yoksa evlenir.

2. İnsan, hayatın anlamsızlığını, boşluğunu, saçmalığını, zırvalığını ve bilumum aptallıklarını damarlarında iyice hissettiği zaman evlenir.

3. Evlenen insanın bundan sonra yapacak çok işi vardır. Bugüne kadar almış olduğun hiçbir sorumluluk, evliliğin sorumluluğuyla kıyaslanamaz. Dolayısıyla evlilik, sen istesen de istemesen de seni hayata, hiç ölmeyecekmiş gibi sıkı sıkı tutunmak zorunda bırakır. Hayat kurtarır.

4. Evlenen insan, daha dün dünyanın döndüğünün farkında değilken, bugün dünyadan ve diğer tüm gezegenlerden daha hızlı dönmek zorunda olduğunu anlamıştır. Dairesel döngü insanın kendisini tamamlama yolunda en büyük gerçektir ve evli-bekâr ayırt etmez ancak bekâr insan ne kadar bunun farkında olduğunu sansa da değildir. Evli insanın bekârlardan ayrıldığı en büyük nokta da budur. Döngüsünü tamamlamakta ondan on kat daha hızlıdır.

5. Evlilik, askerlikten daha olgunlaştırıcı bir tecrübedir.

6. Evli bir erkek, kendisine adres soran sarışın turiste sadece gideceği adresi tarif eder.

7. Evli bir kadın, bir metre yanından habersizce geçen kişi kocası dahi olsa, kendisine seslenmediği sürece onu fark etmeyecek kadar diğer erkeklere karşı duyarsızdır.

8. Hakkı verilen evlilik aşkı öldürmez, gerçek aşkı öğretir.

9. Bekâr olup kara kara borcunu nasıl ödeyeceğini düşünen bir erkek vaktini çar çur eder. Fakat evli olup borcu için kafa yoran erkeğe cennetten birkaç köşk tahsis edilebilir.

10. Çocuğunu karnında taşıyan kadının attığı bir adımla, kız arkadaşlarıyla alışverişe giden bir kızın attığı adım arasında ne kadar derece farkı olduğunu varın siz düşünün.

11. Evlilik sükûnettir.

12. Evliliği tek kelimeyle en güzel şu söz tanımlar: Vakfetmek. Evli insan kendini vakfetmiştir.
 
Mustafa ÇOLAK
   edebifikir

16 Kasım 2012 Cuma

KARGA KOVUCULARA


Bunalım sayfalarda güzeldir. Gerçek hayat bunalımı kaldıramayacak kadar hafiftir.

Ne kadar bunalımda olduğunu zannetsen de eğer bu zamana kadar intihar etmediysen, bu, her zaman hayatı yaşanmaya değer bulduğundandır.

Hayatla dalga geçen ve her fırsatta hayatın saçmalığına dem vuran insanlara baktığımda bunu sadece yazılarında veya bazı konuşmalarında yaptıklarını görürüm. Yaşamları, küçümsedikleri diğer insanların yaşamlarından farksızdır. Hatta kendileri daha da gömülmüşlerdir yaşam oyuğunun içine. Karşı çıktıkları tüm sistemlerin köleleridirler. İnsan kendini kandırmayı ne çok seviyor! Ve insan, tutunamadım diye diye hayata bir yerlerinden tutunmak için ne çok çaba sarf ediyor!

Tüm bu vaveylâlardan sonra şöyle bir etrafıma göz gezdirince, gece yarısı bir mezarlığın kenarında çöküp kalan erkeğin gözlerindeki hüzün, söylemek istediklerimi hissettirdi bana. Anlarım; söz dinlenmez ve söylenemez, söz sadece hissedilir.

Yaşamdan herkes farklı şekilde tat alır. Akşam üzeri ıssız bir tren garında yalnızlığını damarlarında gezindirip mısralar düşen adamla, elindeki poşetle kendisini üç çocuğun beklediği eve ekmek götüren adam arasında hayatın içindelik-dışındalık noktasında hiçbir fark yoktur. İkisi de kendi hayatlarının tam ortasında yerlerini almışlardır.

Önemli olan, zaman kavramının, iki adamı da derinden acıtmasıdır. Zamanın geçişini belli bir tecrübeyle kavramış insan, kendini yaşama teslim etmiş insandır. Bunu kavramadan önceki dilim, mücadele dönemi, sonraki dilim, tam manasıyla teslimiyet dönemidir. Zaman, kendisini anlayan insana çok şey öğretir!

Karga kovucu gibi çevremdekileri yakınıma yanaştırmadığım, bunalımı son haddinde yaşadığımı ve benden ötesini kimselerin yaşayamayacağını zannettiğim o gülünç yıllar da bana çok şey öğretmiştir mutlaka. Fakat şu an onlara gülünç dememin sebebi, zamanın akışını izlemeyi öğrenmiş olmamdır.

Kendini karanlık odalara hapsedip, sigarasından çıkan şekilli dumanları seyreden bunalımkolikler şunu unuturlar: Hiçbir şeyden zevk almamak da bir zevktir ve tüm zevkler gibi geçicidir.

Bu hayatta hemen herkes kendi istekleri dışında yaşar. Çünkü yaşam, kendi isteğimiz dışında bize verilmiştir. O halde yaşamdan, senin isteklerini karşılamasını beklemenden daha saçma bir şey yoktur.

İnsan, hiç uyanmasa uykunun güzel bir şey olduğunu anlayamazdı.



Mustafa ÇOLAK
  edebifikir.com

28 Ağustos 2012 Salı

GÖZYAŞI VE KAHKAHA

Sadi karanlık odaya girdiğinde adam yine kapının açılıp kapanma sesiyle uyandı. Sadi hızla yaklaşıp, sandalyeyi karşısına çekip oturdu. Adamın bitkin bitkin bakan, Sadi’nin ise heyecanlı ve düşünceli gözleri yine bir müddet bakıştılar. Sadi bir öğretmen edasıyla konuşmaya başladı:

-Geçen günlerde dişimin çürük olduğunu fark ettim. (Ağzını açıp sağ alt çenesindeki en arka dişini adama gösterdi.) İşte şu diş. İlk önce küçük bir ağrıyla rahatsız olduğunu bana belli etti. Ben göz ardı ettim, umursamadım. Ertesi gün biraz daha fazla ağrıdı. Bir ağrı kesici içip umursamamaya devam ettim. Üçüncü gün çok şiddetli ağrıdı. Hem gündüz hem gece. Ben yine ağrı kesiciler içtim ve o gece ona dedim ki; “Tamam, yarın seni doktora götüreceğim.” Götürmeyip diğer işlerimle ilgilendim. Ve yine gece oldu. Yatağa yatar yatmaz, “Sen misin beni doktora götürmeyen!” dercesine öyle bir zonklamaya başladı ki o acıyı hayal bile edemezsin! Yüzümün sağ tarafı kopacak gibiydi. Sağ çeneme elimle bastırıyorum ama nasıl bir bastırma! Elimden gelse çenemi söküp atacağım. Ayağa kalktım, acıdan bayılacağımı hissettim, gözlerim karardı. Sendeledim, yürüyemedim. Duvardan destek aldım. Ayna karşısına geçip dişime baktım. Hiçbir değişiklik yoktu. Ne bir şişme, ne bir kızarıklık ama içten içe sanki volkan patlıyor. Saat gece iki gibiydi ve o saatte hiçbir dişçi çalışmıyordu. Nihayet bir özel hastane buldum ve bir ton para verip dişimi tedavi ettirdim. Taksi parası da cabası. Halbuki tanıdığım diş doktoru var. Zamanında gitsem yanına, eminim ki hiç para bile harcamadan ve o kadar acıyı da çekmeden halledecektim. Ama göz ardı ettim! Umursamadım! Uyarısını hafife aldım! Bu kadar canımı yakabileceğini tahmin bile edemezdim! İşte senin durumun böyle. Seni bir tokatla uyardım. Dinlemedin ikinci tokatla uyardım. Yine göz ardı ettin yumruk yeyip burnunu kırdırdın. Ne oldu? Bak şimdi karşımda çıtını çıkaramıyorsun. İzin vermeden konuşmaman gerektiğini nihayet anladın. İnsan bazı şeyleri acı çekmeden öğrenemez.

Ya da şöyle demek lazım: İnsan, anlamak için bazen acı çekmelidir. En güzel öğrenme yolu, acı çekerek öğrenmektir. Asla unutmazsın, unutamazsın. Ve bir daha asla sana acı çektireni hesaba almamazlık yapamazsın. Bilirsin ki ben bu adamın sözünü dinlemezsem, beni pişman eder. İster karşındaki küçücük bir diş olsun, ister Sadi olsun, isterse kadın olsun. Şimdi… Asıl noktaya gelelim. En önemli noktaya! Şşş… Dinliyorsun beni değil mi?

-Dinliyorum.

-Hah. İyi dinle. Ben! Acı çekmediğim müddetçe! O dişin! Farkında! Değildim! Anladın mı?

-Anladım.

-Hayır, anlamadın! İyice dinle geri zekalı! O diş bana hiç acı çektirmeseydi, orada bir diş olduğunun bile farkında değildim. Anladın mı? Değildim! O benim için yemeklerimi çiğniyordu, yumuşatıyordu, parçalıyordu ve ben onun hiç farkında değildim. Daha açığı umrumda bile değildi bana o kadar faydası olan dişim! Zerre umrumda değildi! Ama bana öyle bir acı çektirdi ki, şimdi onu çok umursuyorum. Birilerini umursamamız için illa bize acı çektirmeleri mi gerekiyor? Cevap ver!

-Hayır… Tabi ki… Umursamamız lazım insanları.

-Niye umursamıyorsun lan o zaman! Burnunu kırmadan önce dayılık yapmaya kalkıyordun karşımda! Şimdi konuşurken bile sesin titriyor! Ne oldu? Ne değişti? (Adamın yakasından tutup sallıyordu Sadi.) Cevap versene! Ne oldu da sessiz sessiz karşımda oturuyorsun? İsyanına ne oldu? Soru soruyorum bana bak! Neden acıyı çekmeden önce böyle davranmıyordun bana? Neden sana; “Candan acı çektirecek uzak dur ondan” derken uzak durmadın! Candan sana acı çektirdi ve şu an köpeğim ol dese olacaksın! Şu an ben sana acı çektiriyorum. Candan yok! Köpeğim mi olacaksın! Köpeğim olacak mısın?

Sadi ağlamaya başlamıştı. Hüngür hüngür ağlıyordu. “Şimdi de benim mi köpeğim olacaksın” diye diye ağlıyordu. Bir yandan da adamın yakasını silkmeye devam ediyordu. Sesi yavaş yavaş alçaldı. Ağlayıp sallanması da azaldı ve yavaşça sandalyesine oturdu.  Gözünden yaşlar sessizce akıyor, aktıkça inatla siliyordu Sadi. Sildikçe de daha çok akıyordu. Adamın karşısında bu kadar ağlamaması gerektiğini düşünüyor ama bu düşünce bir türlü baskın gelemiyordu. Sonra içinden küfrü basıyor ve gözyaşlarına hakim olmaya çalışmaktan bir müddet vazgeçiyor, sonra tekrar engel olmaya çalışıyordu. Önüne bakarak, burnunu çekerek ağlıyordu. Adam hala hiç ses çıkarmayarak Sadi’yi izliyordu. Hayretler içindeydi. Bir yandan da Sadi’nin psikolojisini çözmeye çalışıyordu. Derdinin ne olduğunu anlayabilmiş değildi. Sadi’nin, geçen zaman içinde aklını kaybetmiş olabileceği geliyordu aklına. Bunun başka açıklaması herhalde olamazdı. Sadi sıyrığın tekiydi! Ama neredeyse acıyacaktı Sadi’nin haline; o kadar içli ağlıyordu ki. Ağlarken çok masum görünüyordu. Az önceki canavardan eser yoktu. Bu hayat nasıl bir şeydi böyle! İnsanı ne hallere sokabiliyordu. Sonra şükürler etti adam. “Aşık olan benim, deliren Sadi” diye düşündü. Gülmek geldi içinden, kendini zor tuttu. O an Sadi kahkahalarla gülmeye başlayınca adam şaşırdı. Aynı şeyi mi düşünmüşlerdi yoksa? Olabilir miydi?

-Sen de öyle suratıma bakıyorsun! Teselli etmeye çalışsana hıyar! İnsan bir teselli eder, başımı okşar. “Geçti Sadicim geçti” der. Hahaha! Ne anlarsın sen kibarlıktan, romantizmden! Benim en duygusal anımda bile yanımda olmuyorsun! Hahaha!...

Adam dikkatlice Sadi’yi izlemeye devam ediyordu. Ne yapmalıydı? Ne demeliydi? Nasıl davranmalıydı? Aklına hiçbir şey gelmiyor ve susuyordu. “Susarsam bu seansı da kazasız belasız atlatırız herhalde” diyordu.

-Bir kadın ağlarken gözyaşlarını kim siliyorsa, odur onun sahibi anladın mı? Sevdiğin kadının gözyaşlarını silecek kadar yakınında değilsen artistlik yapmayacaksın. Eğer o kadar seviyor olsaydın, gözyaşlarını sen siliyor olurdun, başkası değil. O nefret ettiğin adam, sevdiğin kadının gözyaşlarını silen oldu, sen değil! Sen kadınının gözyaşını bile silmekten acizsin. Sen ancak uzaktan izlemeyi bilirsin! Yaklaşamazsın, yakınlaşamazsın, korkarsın. Şüphelerin, tereddütlerin, iç çekişmelerin vardır senin. Başkası düşünmez, uğraşmaz senin uğraştığın şeylerle ve gider sevdiğin kadının gözyaşını siler. Sen izlersin! Bunu kafana sok. Sen sadece izlersin! Onlar yaşar, sen izlersin. Ve izlemeye de mahkûm olacaksın bir ömür boyunca. Hatta artık izleyemeyeceksin bile… Artık benim emrim altındasın. Bir yere kımıldamayacaksın. Ben ne dersem onu yapacaksın. Zamanında kendi isteğinle yapmadın, şimdi istesen de istemesen de yapacaksın. Mecbursun. Sana acı çektiren benim çünkü. Acı çektiren efendidir bu dünyada.  Acıyı çeken köle. Kimin kendine acı çektireceğine de yine kendin karar verirsin. Efendini kendin seçersin. Sen bu seçimi yanlış yaptın! Oysa her şey olması gerektiği gibi olmalıydı! Senin efendin bendim, ben! Sen beni dinlemedin ve sana acıyı o kadın çektirdi diye onun peşinden gittin. Şimdi ben çektiriyorum. Anlıyor musun? Efendin benim senin!

-Sensin.

-Benim tabi, tekrar et!

-Sensin.

-Hahaha! Duy bunları duy! Efendisi benim onun! Duyuyor musun? Sadece benim! Sen yoksun artık! Sen bir hiçsin! Ben varım! Duy!

-Kim?

-Kes sesini! Hahaha! Duydun mu bunu da; “kim” dedi! Seni artık tanımıyor bile, anlamıyor bile! Var mısın yok musun bilmiyor, düşünmüyor! Duy bunları! Yoksun sen!

Az önce gözyaşlarına boğulan Sadi, şimdi kahkahalar atıyor ve bir noktaya bakarak bağırıyordu. Baktığı yerde de ne bir sandalye ne de adam… Karanlıktan başka bir şey yoktu.


Mustafa Çolak
      edebifikir

17 Ağustos 2012 Cuma

SOYUT SENFONİ

Bazen öyle bir derinlik kaplar ki her yanını, sonsuzlarca sonsuz yaşamın olsa tümünü o derinlikte kaybetmek istersin. Bilinçten sıyrılma hâli. Oysa ömrün derinlikten kaçışla-kaçmak zorunda oluşla geçmiştir, geçiyordur.
Bilmem kaç kişi yaşamıştır bunu ama eminim yaşayanlar var. Kaçmanın kurtulma demek olmadığını bilenler... Kurtulamayanlar ve beyni kurtlananlar... "Yaşamak..." derler kendi kendilerine âniden. Sonra susarlar. Durur ve havaya bakarlar. "Ölüm..." derler birden ve yine susarlar. Gözleri her an uykuludur. Uyku ise bir o kadar yabancı...
Çıkan her sesin bir anlamı vardır bu anlarda. Kafatasında yankılanır ve helezonlar halinde evrene dağılır küçük ses dalgaları. Aynı frekansın insanları her devirde vardır. Ve dönemseldir derinlik anları. Nöbeti, farkında olmadan birbirlerinden devralırlar. Biri uyusa diğeri uyanır. Böylece var olmanın anlamı hiçbir zaman yüzeye çıkmaz.
Evet, basit olmasına basittir yaşam. Basittir dünya ve basittir insanlık. İnsan... Basit değildir.
Herhangi bir ölçü birimi olamaz insanın.
Ölçülemeyen insan, üzerine binen ağırlıktan hareket etmeye mecâli olmayan insandır. Dünya ise hareket etmek üzere vardır. Devr-i daime endekslidir tüm sistemler. Bundandır ölçüsüz insanın yabancılığı.
Başına herhangi bir sıfat almaktan müstesnâ insan, hayata güneş gözlüğüyle bakandır. Yaşamın parlaklığı onun gözlerini rahatsız eder. Fakat kör olmayı da asla istemez. Sadece, istediği gibi görebilmektir dileği.
İnsan susmak ister. Yorulandır. Bıkandır. İnatlaşandır. Bazen inadına yaşayandır.
İnsan anlaşılma kisvesi altında bazen anlaşılmak istemez. Çoğu zaman da anlaşıldığını sanır, hiçbir mahlukat onu anlamaz.
İnsan aslında bir kişiyi okur fakat okuduğunun kim olduğunu bilmez. Bir kişiye yazar. Okuyanlardan birkaçı, kendisinin o kişi olduğunu zanneder, aslında o kişi diye biri yoktur.
İnsanın özü, teferruatında gizlidir. İnceliği gördüğünde insansın.
Beden dili diye de bir şey yok, ruh dili vardır. Her şeyin bir bedeni var fakat ruhu olan ancak insandır.
Demek istediğim; bu yazıyı okumak değil, hissetmek. Yazmak hiç değil, dalmak...


Mustafa Çolak
  edebifikir

1 Ağustos 2012 Çarşamba

YAKLAŞMA SANATI

Adım adım yaşama yaklaşıyorum. İçimin derinlerindeki, yıllardır tarif etmeye çalışarak kafa patlattığım ve her seferinde garip bir hafifleme hissiyle karmaşıklıklarımı sayfalara döktüğümü sanarak kalemi sabaha karşı bıraktığım günlerden azar azar uzaklaşıyorum. Uzaklaşırken adeta bir parçamın koptuğunu ya da kasıtlı olarak o parçamı artık kopardığımı zannediyorum. Tam olarak kopamamış olacak ki; hâlen yazıyorum.
İnsan kendini unuttuğunda yazamaz. Yazmak bir nevi hatırlamaktır benim için. Neyi hatırlıyorum? En başta gecenin güzelliğini. Sessizlikten gelen eşsiz güzellik… Uyursam, işte bunu es geçmiş ve tüm benliğimle yaşama teslim olmuş olurum. Uyumak, teslim olmaktır. Uykusuzluk; insanlık özünün dünya hayatına baş kaldırışı, rest çekişidir. Bundandır; geceyi sevenler topluluğu, kendine hasret çekenlerden oluşur.
İnsanlar için tüm koşuşturmacanın bittiği ve istirahate çekilmeleri gereken zaman dilimi gece saatleriyken, gündüzün debdebeli hâlinde zihnini yaşayarak dinlendirip, gece boyu mesai yapmaya hazırlananlarız biz. Ve nasıl ki ömrü boyunca çalışıp ölüme yaklaşan bir adam emekli olduğunda gündüzleri boş oturmaktan canı sıkılıyorsa; benim gibi adım adım yaşama yaklaşan bir adam da geceleri uykuyla geçirmekten aynı şiddette rahatsızlık duyacaktır. Çünkü düşünce emekli olmaz.
Etrafım, öteden beri köle olanlarla çevrili. Nasıl anlatabilirim yapmaya mecbur olduğum o işleriyle aslında her saniye dalga geçtiğimi? Bıkmadan ve usanmadan şu yaşlı dünyayı hâlâ ısrarla daha düzenli şekle sokma çabalarının komikliğini nasıl söyleyebilirim? “Sizin değer verdikleriniz umurumun kıyısında bile değiller!” diye nasıl haykırabilirim? Yapmam gereken, sessizce yaşamak.
Düşen çok yaprak gördüm. Hepsi farklı düşüyordu. Önemli olansa yaprağın düşüşündeki estetik salınımı fark edebilmekti. Her yaprak düşer fakat her düşüş, yaprağınki gibi olmaz. Bunu anlamalarını bekleyemem.
Estetiğe ve sanata sığınmamın nedeni özgürlük, sadece özgürlük… Yaşam duvarıyla çevrili manyaklık dünyasında güzele duyduğum sonsuz hayranlık kendisinden hiç ödün vermedi. Güzel sandıklarımın çirkin olduğunu görmek de güzele olan saygımda en ufak bir değişime sebep olmadı. Aksine ateşledi, huzursuz görünümümün ardında arayış hevesimi hep kamçıladı. Çirkinliğin olduğu yerde hep bir güzellik vardı ve güzelden de hep daha güzel olanı vardı. Güzellik tadılmaz, hissedilmez, görülmez, duyulmazdı. Güzel olan sadece aranırdı.
Tek gerçeğin olan ruhunu bulmak için hayatın dışına çıkmana ve hayata dört elle sarılanları küçümsemene falan gerek yok. Sen ne kadar yaşama ait olsan veya onun dışında kalsan da ruhun zaten her şeyin dışında. Bu bilgi huzurlu olman için yetsin.

Mustafa Çolak
edebifikir

27 Temmuz 2012 Cuma

NEŞELİ HİSSETME ZAMANI ŞİMDİ

Her şey bitti. Yazı bitti. Yazı bittiyse her şey bitti. Yazı bittiği için her şey bitti.
Gün doğdu. Gece artık anlamsız. Geceyi uyumakla geçirenlerdenim. Sustu eşya. Ses yok. Kıpırtı yok. Boşluk yok. Her yol bitti. Dönemeçler kesişti. Göz var, görüntü yok. Başıboşluk yok. Baş yok. Akıl kayboldu. Kalp desen, durdu.
Cümleler kesik kesik. Uzayıp gitmiyor. Kelime yok. Harf yok. Nokta var.
Noktalandı ömrüm.
Ko-nu-şa-mı-yo-rum.
Dil yok. Âzâlarım benden bağımsız. Yer yerine yol yazıyorum. Yersiz, yönsüz, yolsuzdum. O da yok. Yerim var, yönüm var, yolum var. Yerleştim. Yol oldum. Yön ise benim. Bitti. Gidecek yerim? Var. O da var. Yokluğumu kaybettim.
İçsel konuşma… Yok. Sessiz dünya… Yok. Kalabalık? Yok yok! Hayır, asla! Kabalık bu. Hakaret… Kalabalığın esiri değilim. Aksine… Kalabalık bende esir. Hapsettim dünyayı içimde bir yerlere. Hayat, hapsoldu. Zincirlere vuruldu hevesler, hevesim zincirimdi oysa. Zincirim? Yok. Gitti, her şey gibi.
Saçmalık yok. Dağınıklık yok. Düzen desen hiç yok. Ben? Ben neredeyim öyleyse? Bu değil tarzım. Tarzım yok. Kusurum yok, kusursuz da değilim. Hiçlik değil anlattığım. Hiçbir şey… Bensizim.
Ruhumun sanırım tatile ihtiyacı vardı. Dönüşünü beklemek isterdim. İsteyemiyorum. İsteğim yok.
Bana ait hiçbir şey yok.
Aylaklık ederek var olmaya hazırlanıyorum. Araba sesleri daha bir gürültülü bu sıralar. Terim daha bir parlak geliyor. Zevk alacak yeni aptallıklar arıyorum. Uykusuzluğu çağırıyorum fakat inadına uyuyorum. Anılarda yaşamak bir yere kadar ama yeni kapılar da aralamakla bitmez ki! O iş çok yorucu gözüküyor. Bezginlikse öldürücü.
Benim gibileri de varmış şu hayatta demeyin. Çünkü senin gibisi yok. Herkes olduğu kadar. Gülünecek kişilikler şu hayatta kendini yalnız sanarken yalnız olmadığını kendine kanıtlamaya çalışanlar.
Görmeden bakıyorsan caddeye alık alık; çöpçünün süpürmeyi unuttuğu pislik yığını gibi unutulmuş hissediyorsan kendini, bir yandan da bastırıyorsa var olma duygusu üzerine; yalnızsın, yalnız, ötesi yok.
Neşeli hissetme zamanı şimdi.
Tankut Tiran
edebifikir.com

20 Haziran 2012 Çarşamba

ÇAY VE ÖLÜM

-Çay içelim mi?

-İçelim… Dedikten sonra derin bir nefes alıp bırakırken kadın, başını sallayarak kendi söylediğini onaylar gibi tekrar etti: İçelim…

Minibüsten indiklerinde hava karanlıktı. Ilık ama şiddetli bir rüzgâr vardı. Durağın yanındaki büfeden yukarı çıkan yokuşu sessizce yürüyüp geniş bir alana yayılmış olan çay bahçesinin tozlanmış masalarından birini seçerken yaklaşan garsona iki çay söyleyerek oturdular. Ilık ve şiddetli rüzgâr devam ediyordu. Çaylar da gelince eski günlerdeki gibi birer sigara yakıp kendilerinden daha aşağıda kalan caddeye ve gündüzden arta kalan tek tük insanlara bakarak konuşmaya başladılar.

Ne konuştuklarının pek bir önemi yoktu. Hatta hiç önemi yoktu. İkisi de kendi hayatlarından ve bugünkü garip rastlantılarından bahsediyorlardı işte. İnsanlar tanışıyorlardı. İnsanlar yakınlaşıyorlardı. İnsanlar bir süre sonra bir daha görmemecesine ayrılınca tekrar bir yerlerde umulmadık zamanlarda karşılaşabiliyorlardı. İlginç hiçbir şey yoktu. Şöyle bir düşününce, aslında her şey olması gerektiği gibiydi.

Fakat onlar konuşurlarken havada garip bir müziğin tınısı yankılanıyordu. Ya da adama öyle geliyordu. Bu konuşmanın birazdan biteceğini pekala iyi biliyor, bitmemesi için o an gözünü kırpmadan adamın canını verebileceğini, kadın daha iyi biliyordu. Çaylar bitince adam heyecanla birer çay daha söyledi. Müziğin hemen bitmemesi gerekiyordu. Eğer biterse bugüne kadar yaşadıklarının hiçbir kıymeti kalmazdı. Çekilen acılar, biriken özlemler, karşılıklı büyütülen gururlar ve küçük düşmanlıklardan vazgeçişin bir ödülü olmalıydı. İşte o ödül de tam olarak bu beklenmedik buluşmaydı. Çünkü beklediğinin gelmemesi, geldiğinde de, seni, beklediğinden çok daha yüce anlamlara gark etmesi, beklentilerinin yani isteklerinin bir kademe daha yükselişine işaretten başka bir şey değildi.

Bu kez konuşan daha çok adamdı. Kaderin onlara yaptığı bir önceki cilvede(daha önce de farklı zamanlarda farklı yerlerde bu karşılaşmalar olmuştu) konuşan hep kadın olmuştu. Şimdi sıra adamdaydı ve anlatıyordu. Arayışını anlatıyordu. En başından başlamıştı. Karşısında oturan kadından öncesini ve sonrasını… Hepsini anlatıyordu. Yavaş yavaş konuşuyordu, acele etmeden. Biliyordu ki anlatılması gerekenler anlatılmadan bu masadan kalkılmayacaktı. Demek ki bir şeylerin açığa çıkması gerekiyordu ki, hayatının farklı safhalarında bu karşılaşmalar meydana geliyordu. Öyleyse anlatmalıydı içinden gelenleri. Çünkü anlatması gerektiğini hissediyordu.

Nihayet adam sustu, çaylar bitti, rüzgâr durdu ve geceyi sessizlik kapladı. Peki ya müzik? Evet, müzik de durmuştu. Öyleyse kalkma vakti gelmişti. İkisinin de yüzünü belirsiz bir hüzün sarmıştı. Adamın konuşmasının aralarında çokça geçen “Hayat boş…” cümlesi ruhlarına işlemiş olacak ki; boşluğu görüyorlar, idrak ediyorlar ve derinlerinde hissediyorlardı. Kadın sordu:

-Eee?.. Şimdi?.. Şimdi ne olacak?..

Adam sustu. Kim bilir bir daha ne zaman karşılaşacaklardı… Belki de hiç… Ama şimdi kalkmaları gerekiyordu. Vakit geç olmuştu ve kalkmaları gerekiyordu. Vakit çok geç olmuştu(!)

Ayrılırlarken ılık ve şiddetli rüzgâr aniden tekrar esti. Son kez ve aniden…

Adam evine dönerken kendi kendine söyleniyordu:

-Öleceğiz… Ölüp gideceğiz… Öleceğiz… Ölüp gideceğiz…


Tankut Tiran

28 Mayıs 2012 Pazartesi

BAĞLAÇLAR

hissediyorum gibi
bazen…
yani böyle zamanlarda
bu nasıl zaman
ki?
zaman, böyle nasıl?


ben miydim
de…
deliren
delirebilme kapasitesi olmalı
insanın


eşyanın dili olduğunu hissettiğinde
yani…
bakınmak diyorum
öyle… sağa sola…
deri mont
ile
akvaryumdaki ölü balık
ne söyler?



Mustafa Çolak

22 Mayıs 2012 Salı

BİZMUTUN SİMGESİ


Sabaha kadar durmadan değil, dura dura yazacağım. Ara ara molalar vererek. Dünya değiştirerek yani. Kopuk kopuk, parça parça… Yazarken her duraksama, dünyalar arası geçiştir benim için. Oradan oraya zıplarım dağ keçileri gibi. Fakat yeşillikler her zaman yeşil olmaz bu zamanlarda. Görmek istediğim gibi görür ya da işime geldiği gibi anımsarım.

Sessizlik güzel gelmişti bugüne kadar bana, sessizlikte ölüm kokusu vardı. Oysa yaşam, göz kırpıyor kocaman gözleriyle ve ben ben değilim nicedir. Büyük bir yapıt yaratmaktan daha sevimli görünüyor olsa gerek güzel bir yaşamı elde etmeyi başarabilmiş olmak. Ya da başarmaya kalkışmak.

Yaşamak mı yazmak mı? Yaşayamadığımın farkına vardığımı sanmıştım. Aksine yazamıyormuşum. Ya da bu da bir halusinasyon. Belki hem yazamıyor hem de yaşayamıyorumdur. Zaman gösterecek. Hayır, zamana göstereceğim. Zaman geçirme merâsimindeyim. Evet merâsim. Gösteriş, şatafat hat safhada. Kendi kendine ve usulca neden zaman geçiremez insanoğlu da yazı yazar?

Sabaha kadar yazacağım dedim ya siz şimdi gece sanıyorsunuz. Oysa şu an gece değil, güneş tam tepede fakat ben gece sanıyorum. Neden mi? İyi yazılar geceleri yazılır diye kazınmış beynime. Bir aldatmaca daha! Gece insanın yüreğindeyse iyi yazı günün her saatinde yazılır.

Ben bir dağ keçisiyim. Sıçrayışlarımı mazur görün… Yaradılışım gereği yapıyorum bunu, inanın suçum yok. Kırmızı ve yeşillerle kaplı bir dünya düşünün ki araya küçük bir mavi sıkışmış. Koca bir alan yeşil ve koca bir alan kırmızıyken aralarında küçücük bir nokta mavi… Hangi renk daha çok dikkat çeker?

Anlatmak için soyutlaştırmak lazım. Görüneni görünmeyenle, olanı olmayanla anlatmak hep daha açıklayıcı olur. Öyleyse anlamak için de soyutlanmak lazım. Soyut… Ne güzel kelime…

Bizmutun simgesini sormaktan usanmadı bulmacalar yıllar yılı. Simgeler bu kadar önemli demek ki.

İnsanın simgesini bilen var mı? Neye bakınca insanı anlarız?

Mustafa Çolak

14 Mayıs 2012 Pazartesi

ÇIKMAZ SOKAKLAR



 Korkularıyla yüzleşiyor insan er ya da geç

Rüyanda simsiyah köpekler kovalıyorsa seni her gece ve kaçıyorsan durmadan, eninde sonunda durup köpeklerin karşısına dikilecek ve: “Gelin bakalım!” diyeceksindir.

Bir telaş sarıyor önce yüreği

Diyeceksindir demesine ama bunu söylemek öyle kolay değildir. Zaten kolay olsaydı bugüne kadar kaçıyor olmazdın. Telaşlısındır: “Ya başaramazsam?”

Gerçeklerle yüzleşiyor insan er ya da geç
Bak, mesela benim gibi

Kabuslarının rüyadan ibaret olmayıp gerçeğin ta kendisi olduğunu anlarsın. Hayal dünyanla gerçeği birleştirdiğinde varmışsındır bu kanıya. Ne de olsa insan, düşleriyle insandır. Yüzleştiğinde de savaşı kazanıp kazanamaman an meselesidir. Ancak seni yüzleştiren, kazanmana da muhakkak yardım edecektir. Yüzleşme sonrası O’na nîdâ edersin:

Ne karanlık odalardan, ne masallardaki cadılardan korktum,
Sensizlikten korktuğum kadar

Evet, bugüne kadar belki çok şeyden korkmuşsundur fakat hiçbir korkun O’nsuz kalmak kadar korkutmamıştır seni. O’nsuz sen bir hiçsindir ve hayatın hep bu esas korku etrafında şekillenmiştir.

Ne çıkmaz sokaklar gördüm, ne diyarlar gezdim durdum
Kaybolmadım sendeki kadar, inan ki kaybolmadım sendeki kadar.

Çoğu kez kurtulamayacağını sandığın işlere bulaşmış, içindeki boşluğu doldurma arayışıyla neredeyse gezip görmediğin yer kalmamıştır. Ancak hep O’nunla kurtulmuş, hep aradığın yalnızca O olmuştur ve bunu şimdi idrak ediyor olman, O’nun aşkında kaybolup, eriyip bitme isteğini kamçılamıştır. Bu istekle kavrulduğun şu anlarda nihayet O, şimdi, sana seslenmektedir:

Azar azar gözlerini kapat
Usul usul ellerini uzat
Ben tutarım, yine ben duyarım seni

Ben bilirim aşkının kıymetini.

Artık şerhe gerek yoktur. Eve dönmüş, kalbine dönmüş, şarkıya dönmüşsündür.


Mustafa Çolak

26 Nisan 2012 Perşembe

KAYBETME SANATI


Sen var ya, sen kazanamazsın güzelim. Kazanmak, hırs sahibi olmayı gerektirir. Aklına gelen her çareye azimle başvurduğun halde elin boş dönersin bazen. Yapılabilecek her şeyi en güzel şekilde hesap ettiğin ve yapılması en doğru olanı yapmak için deli gibi koşturduğun halde yine de olmamıştır. Ve bunu daha önce de çok yaşamışsındır. Hatta tüm hayatının bu şekilde başarısız örümcek ağlarıyla örüldüğünü fark etmişsindir. Yuvanın dağılması an meselesidir.

Sen kazanamazsın. Çünkü hırslanmak senin için gereksizdir. Fındığın içine ulaşmak için kullanması gereken ön dişleri çürüyen sincap gibisindir. Artık hiçbir şeye tutkuyla bağlanamıyor, dolayısıyla uzun vadeli sabır gerektiren işlerin altına giremiyorsun.
Hangi yola girsen çıkmaz sokak olduğunu görmüş, hangi dala tutunmaya kalksan kırılmıştır. Bu yüzden “tutunamayanlar” deyince kendinden bir şeyler bulduğunu hissediyorsundur.

Sık sık nereye gideceğini bile hesaplamadan kendini dışarı atıyor, aval aval etrafına bakınarak amaçsızca yürüyorsun. Üzerine yazılanların aptalca olduğu anlaşılıp buruşturularak atılmak üzere olan bir kağıttan farksız olduğunu düşünüyorsun.
Arkadaşlarının senden kaçtığını veya seni anlamadığını hissediyor, yalnızlaştıkça yalnızlaşıyorsun. Aynaya baktığında kendini parçalanmış mandalina kabukları gibi görmen de bundan.

Etrafındakiler bir şekilde tercihlerini yapıp çok da güzel tutunarak tırmanışlarını sürdürürken sen olduğun yerden onlara bakarsın. İlk başlarda özenip birkaç kez daha tutunmaya çabalar, nihayetinde bunun bir kader olduğunu ve eğip başını usul usul yürümen gerektiğini anlarsın. Anlarsın da nereye doğru yürümelisindir? Senin bir yolun yoktur ki! İşte en zor olan bu noktadan sonrasıdır. Başını eğdiğin halde nereye doğru yürümen gerektiğini bilememen…

Ve meşhur hareket: Çekip gitmek! Dinle beni. Çok çekici gelir bu söz. Evet, kesinlikle çekip gitmelisindir buralardan, başka çaresi yoktur. Ne de olsa her bunalımın sonu çekip gitmeyle biter. O da başarabilene… Hâlbuki bu gidiş, yeni bunalımlara gebedir. Gittikçe bunalımların artacak, arttıkça acıların çoğalacaktır. Öyleyse?

Hayat başlı başına çılgınlık, ölümü seçmekse delilik… Arada durup idare etmek de imkânsızlaşmışken ne yapmalı? Ölümden öncesi ve sonrasını düşünerek her ikisini de idare edip götürebilenlerin imrenilesi insanlar olduğunu kabul etmelisin.

Dünya veya ötesinden, birini garantilemek isteyen kişi, genellikle diğerini boşlar. Dervişlerin dünya hayatında pek saygın olmamaları, saygın kişilerin ise manadan uzak, derinliksiz adam olması bundandır.

Hem bu yaşamda saygıyı hak eden hem de yaşam sonrasında saygınlığı hak edenler… Orta yollu olmak büyük marifet! İşte eli öpülesi gerçek insanlar. Bunalımdan alınlarının akıyla çıkanlar.

Çık bunalımlarından alnının akıyla. Durma.

Tutunamıyorsan, tutunamayışına tutun ve çık artık. Ya da kaybet.


Seç.

Mustafa Çolak

18 Nisan 2012 Çarşamba

GELECEĞE DÖNÜŞ



Bugün elli dört yaşıma girdim. Aradan geçen yirmi sekiz senenin ardından kalemi elime alınca gençliğime döndüğümü hissediyorum. Yirmi altı yaşımdaki halime... Hep tebessüm ederek hatırlarım o günleri. Çocukça hayallerimi gözlerim yaşlı hatırlarım.

Hafızamı zorluyorum şu an, o günleri tam olarak hatırlayabilmek için. Edebifikir, o zamanlar sadece internet sitesinden ibaretti. Ne dergi vardı, ne yayınevi... Birbirimize yazılar ithaf eder, bazen Kadıköy'de buluşmayarak eylem yapmaya karar verir ve buluşmazdık. Bazen de buluşur eylem yapardık. Aydoğan K henüz hapse girmemişti. Sulhi Ceylan'ın ismi ise lise edebiyat kitaplarında yer almıyordu düşünebiliyor musunuz? Ben sürekli roman yazdığımı söyler, gerçekten de yazardım fakat bir türlü bitiremezdim. Hâlen bitirebilmiş değilim. Sanırım o zamanlar elli beş sayfa falan yazmıştım. Az önce o yazdıklarımı elime aldım ve kırk beş sayfasını yırttım. Kaldı on sayfa. O zamanlar demek ki hayattan anladığım elli beş sayfaymış, simdi on sayfa. Bir yirmi sene daha geçerse sanırım ölmeden önce geriye sadece bir cümle bırakabileceğim. O da şu olacak: "Bu hayattan hiçbir şey anlamadım."

İnsanın gençken hırsları, tutkuları olur. Bu gayet normaldir fakat olgunlaştığı halde dünyaya ve bu saçmasapan yaşama dair tutkuları varsa işte o adama gülerim. Geçen gün caminin çay ocağında bizim emekli arkadaşlarla otururken aramızda bir mevzu geçti. Raif Efendi; "Yahu Mustafa, on dokuz yaşımda aşık olduğum o kızı hâlâ unutamıyorum biliyor musun? Ara ara aklıma geliyor." deyince beni bir gülme tuttu. Kendimi bir türlü durduramayınca arkadaşım bozulup kalktı yanımdan. Ben hâlâ gülüyordum. Ertesi gün gönlünü almak için yanına gidip dedim; "Raif Efendi benim gençliğimde büyük yer kaplayan bir roman kahramanıydı ve roman çok eskiden yazılmıştı. Senin de ismin Raif. Aradan kaç nesil geçtiği halde kaderin aynı onunkine benziyor. Gülmemin seninle alakası yok, yanlış anlama. Sadece bu tutkunun her dönemde yaşandığını görmek biraz sinirlerimi bozdu." Bu sefer bizim Raif daha çok sinirlenip; "Ne tutkusu be! Aşk denir buna aşk!" deyince, "Aşk Allah'a vâsıl olduğunda aşktır. Geri kalanlar malayâni tutkulardan başka bir şey değildir." dedim. Bir müddet karşılıklı sessiz kaldık. Sonra o sessizliği bozdu: "Ukala herif! Her şeyin en doğrusunu hep kendinin bildiğini zannediyorsun sen." dedi ve yine çekip gitti. Benzer bir cümleyi gençliğimde de bir arkadaşımdan duymuştum. O zamanlar da kendimi unutur, elalemin aşkına tutkusuna çok karışırdım. Ne yapalım, can çıkıyor huy çıkmıyor demek ki. Oysa kendime dönüp bakacak olursam, benim gerçek manada ne tutkum olabildi ne de aşka erişebildim.

Hani Sezai Karakoç'un yaşayan son talebesi Ömer Ertürk var ya, ona da hep dediğim bir şey vardı hiç unutmam: "Ot geldik, ot gideceğiz oğlum!" derdim. Ömer dedim de, geçen günlerde oğlu ziyarete geldi yanıma. Koca delikanlı olmuş. Şiir de yazıyormuş. Ömer bana göndermiş. Git demiş Mustafa amcan değerlendirsin bakalım. Çocuk dert yanıyor bana; "Mustafa amca babam bıktım senin şiirlerinden diyor, yeter diyor, bu kadar şiir yazılır mı oğlum diyor, kızıyor bana!" Dedim sen babana bakma, getir şiirlerini ben okurum. Sevindi tabi çocuk.

Ha, ne diyordum... Hırsları, tutkuları olur insanın gençken bir de çok fazla çelişkileri olur. Şunu mu yapsam, bunu mu? Oraya mı gitsem, buraya mı? Şu işte mi çalışsam, bu işte mi? Şuna mı aşık olsam, buna mı? Amaan... Ne kadar da çok çelişkilerimiz varmış. Oysa o zaman da bilirdim her türlü çelişkinin dehâ yokluğundan kaynaklandığını ama yine de çelişkilerden kurtulamazdım. Şimdi bakıyorum da, sanırım kurtulmak istememişim. Çelişki gibi görünen çokluklar, benim yaşam tarzımmış meğer. Ben böyle bir insanım diyerek kabullenmek gerekiyor bazı şeyleri, kabullenmek bazen ne kadar ağır gelse de.

Bak Aydoğan K on yıldır hapiste. Sivri dili yüzünden girdiği o delikten belki ölene kadar çıkamayacak. Ama ben ona imreniyorum. Kendini iyi tanımış ve olduğu gibi kabul etmişti. Çelişkileri de olmadı hayatında, çünkü gerçek bir dehâydı. Ne ise o oldu, burnunun dikine gitti. Doğru bildiklerini söylemekten asla geri durmadı. En başından kabullenmişti: "Ben buyum kardeşim!" diyordu. Keşke bunu ben de yapabilseydim ve beraber yatsaydık o hücrede. Gençler şimdi internet sitelerinde, bloglarında, sokaklarda eylemler yapıyorlar ya hani "Aydoğan K'ya özgürlük!" diye, bilmiyorlar ki aramızda en özgür adam odur. Yaşamıyla hissettikleri arasında hiç fark olmamıştır. Nasıl dilediyse öyle yaşamış ve hücrede özgürlüğü tercih etmiştir. Ah, anlayabilselerdi...

Üç yıl önce Bilal Can'ın cenazesinde Sulhi Ceylan'la bir araya geldiğimde üstad bana şöyle demişti: "Öleceksen Bilal Can gibi öleceksin!" Bilal Can'ın ölüm sebebine herkes kalp krizi diyor, varsın desinler, ben şiir krizi diyorum. Sabah uyandığında, gece yatmadan aklına gelen mısraları hatırlayamadığı için kalp krizi geçirdi. Şüphesiz Bilal de Aydoğan K gibi büyük bir dehâydı ve hepimizden önce oyunu kazanarak hayatının şiiriyle buluştu. Aydoğan K'da hapishaneden verdiği mesajda bildiğiniz gibi; "Dehâlar çabuk ölürler." demiş. Eğer öyleyse herkes ölecek ve ben yalnız kalacağım hayatla mücadelemde.

Bundan yirmi sekiz sene önce üstad bana sorardı: "Ne zaman hayatla mücadeleden vazgeçip âlemi kendi kalbinde göreceksin Mustafa?" derdi.
İşte şimdi cevaplıyorum: "Ölene kadar vazgeçemeyeceğim sanırım üstad."

Mustafa Çolak
    edebifikir