-Çay içelim mi?
-İçelim… Dedikten sonra derin bir nefes alıp bırakırken kadın, başını sallayarak kendi söylediğini onaylar gibi tekrar etti: İçelim…
Minibüsten indiklerinde hava karanlıktı. Ilık ama şiddetli bir rüzgâr vardı. Durağın yanındaki büfeden yukarı çıkan yokuşu sessizce yürüyüp geniş bir alana yayılmış olan çay bahçesinin tozlanmış masalarından birini seçerken yaklaşan garsona iki çay söyleyerek oturdular. Ilık ve şiddetli rüzgâr devam ediyordu. Çaylar da gelince eski günlerdeki gibi birer sigara yakıp kendilerinden daha aşağıda kalan caddeye ve gündüzden arta kalan tek tük insanlara bakarak konuşmaya başladılar.
Ne konuştuklarının pek bir önemi yoktu. Hatta hiç önemi yoktu. İkisi de kendi hayatlarından ve bugünkü garip rastlantılarından bahsediyorlardı işte. İnsanlar tanışıyorlardı. İnsanlar yakınlaşıyorlardı. İnsanlar bir süre sonra bir daha görmemecesine ayrılınca tekrar bir yerlerde umulmadık zamanlarda karşılaşabiliyorlardı. İlginç hiçbir şey yoktu. Şöyle bir düşününce, aslında her şey olması gerektiği gibiydi.
Fakat onlar konuşurlarken havada garip bir müziğin tınısı yankılanıyordu. Ya da adama öyle geliyordu. Bu konuşmanın birazdan biteceğini pekala iyi biliyor, bitmemesi için o an gözünü kırpmadan adamın canını verebileceğini, kadın daha iyi biliyordu. Çaylar bitince adam heyecanla birer çay daha söyledi. Müziğin hemen bitmemesi gerekiyordu. Eğer biterse bugüne kadar yaşadıklarının hiçbir kıymeti kalmazdı. Çekilen acılar, biriken özlemler, karşılıklı büyütülen gururlar ve küçük düşmanlıklardan vazgeçişin bir ödülü olmalıydı. İşte o ödül de tam olarak bu beklenmedik buluşmaydı. Çünkü beklediğinin gelmemesi, geldiğinde de, seni, beklediğinden çok daha yüce anlamlara gark etmesi, beklentilerinin yani isteklerinin bir kademe daha yükselişine işaretten başka bir şey değildi.
Bu kez konuşan daha çok adamdı. Kaderin onlara yaptığı bir önceki cilvede(daha önce de farklı zamanlarda farklı yerlerde bu karşılaşmalar olmuştu) konuşan hep kadın olmuştu. Şimdi sıra adamdaydı ve anlatıyordu. Arayışını anlatıyordu. En başından başlamıştı. Karşısında oturan kadından öncesini ve sonrasını… Hepsini anlatıyordu. Yavaş yavaş konuşuyordu, acele etmeden. Biliyordu ki anlatılması gerekenler anlatılmadan bu masadan kalkılmayacaktı. Demek ki bir şeylerin açığa çıkması gerekiyordu ki, hayatının farklı safhalarında bu karşılaşmalar meydana geliyordu. Öyleyse anlatmalıydı içinden gelenleri. Çünkü anlatması gerektiğini hissediyordu.
Nihayet adam sustu, çaylar bitti, rüzgâr durdu ve geceyi sessizlik kapladı. Peki ya müzik? Evet, müzik de durmuştu. Öyleyse kalkma vakti gelmişti. İkisinin de yüzünü belirsiz bir hüzün sarmıştı. Adamın konuşmasının aralarında çokça geçen “Hayat boş…” cümlesi ruhlarına işlemiş olacak ki; boşluğu görüyorlar, idrak ediyorlar ve derinlerinde hissediyorlardı. Kadın sordu:
-Eee?.. Şimdi?.. Şimdi ne olacak?..
Adam sustu. Kim bilir bir daha ne zaman karşılaşacaklardı… Belki de hiç… Ama şimdi kalkmaları gerekiyordu. Vakit geç olmuştu ve kalkmaları gerekiyordu. Vakit çok geç olmuştu(!)
Ayrılırlarken ılık ve şiddetli rüzgâr aniden tekrar esti. Son kez ve aniden…
Adam evine dönerken kendi kendine söyleniyordu:
-Öleceğiz… Ölüp gideceğiz… Öleceğiz… Ölüp gideceğiz…
Tankut Tiran
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Haziran 2012 Çarşamba
27 Ocak 2012 Cuma
BAŞLANGIÇSIZ YOLUN SONU (İKİNCİ BÖLÜM)
Gözyaşlarını silerek doğruldu genç adam. Yalnızlığı, biçareliği hiç bu kadar derinlemesine hissetmemişti. Ve manzarayı en güzel yerden gören tepeden indi. Koşarcasına iniyordu. Kaçıyordu bu kendine cevap vermeyen huzurlu insanlardan. Işığa dönüp bakmak aklına gelince kendinden nefret ediyordu. Belki bir gün dönecek olsa da şimdi asla dönüp bakmayacaktı. Bakarsa; dönüp geleceği o günün hiç gelmeyeceğini iyi biliyordu ve uzaklaşıyordu.
Karanlık ormana güç bela attı kendini. Tepeden uzaklaştıkça ışık azalmış, ormana girince büsbütün karanlık kaplamıştı her yeri. Heyecan ve ümitle karışık garip duygu, yerini korkuya bıraktı. Karanlıktan hep korkmuştu. Nedenini bilmeden ve düşünmeden, sadece korkmuştu. Bir an duraksadı. Geri mi dönmeliydi? Hayır; gitmeli, insanların arasına karışmalı, bir şeyler öğrenmeliydi. Herkesten, o tepeye varıp ışıkta kaybolan onca insandan daha çok şey bilmeliydi. Her şeyi bilmeliydi! Görerek, tadarak, hissederek, yaşayarak öğrenmeliydi. Kimseden de yardım istemeyecekti, ne yapacaksa kendi yapacak, neyle karşılaşırsa karşılaşsın; kendisinden başkası üstesinden gelmeyecekti. Buna asla müsade etmeyecekti! Ama korkuyordu. Önce korkusunun üstesinden gelmeliydi o halde. Ve daldıkça daldı karanlık ormanın derinlerine.
Saatlerce koşmuş, yoruldukça yavaşlayarak dinlenmiş ama hiç durmamıştı. Nihayet kente vardı. Ne kadar süre ormanda kaldığını bilmiyordu ve hiçbir şey düşünmek istemiyordu. Bir an önce insanlarla tanışmalı ve kendine, kendi istediği şekilde bir hayat kurmalıydı. Önüne çıkan ilk adamı görünce koşup boynuna sarılmayı istedi, yapamadı. Ona şehrin merkezine nasıl gidileceğini sorup yol tarifi almakla yetindi. Yüzü gülüyordu. Etrafı izliyor, sağından solundan geçen normal insanlara özlemle bakıyordu. Onlar da ne olduğunu anlamaya çalışarak bakışlarına bazen karşılık veriyor, kimiyse gülümseyerek selam veriyordu. İnsan olarak tanınmak, hesaba alınmak müthiş bir duyguydu. Gelene geçene "merhaba" dedi gülücükler saçarak. Sonra açlığını hissetti. Ve bunu gidermek için parası olması gerektiği aklına geldi.
Bulaşıkçılık, temizlikçilik, garsonluk, hamallık, ne iş bulursa çalıştı. Bir yerde işe başlıyor, işi beğenmeyip kısa sürede başka iş buluyor, bu kez çalışma arkadaşlarıyla anlaşamayıp bir başka iş aramaya başlıyordu. Çalıştığı yerde de patronuna kalacak yeri olmadığını söylüyor, ya depoda, ya da patronun bürosunda geceliyordu. Bu patrondan patrona değişiyor, bazen; "Sana iş veririm ama kalacak yer ayarlayamam" cevabını aldığında sokakta kuytu köşelerde ya da deniz kenarında boş bir kayıkta sabahlıyor ve çaktırmadan, kalacak yer verecek başka iş arıyordu. Annesini, babasını, memleketini soranlara bir şeyler uyduruyor, hatırlayamadığı bu çok uzak geçmiş, açıkçası onu artık pek ilgilendirmiyordu. Geçmişin; geçmişi olanlar için asla geçmeyeceğini belki daha sonra öğrenecekti...
Böylece istediği gibi yaşayıp, istediği hayatı kurma çabalarıyla birkaç yılı devirmiş, bu sürede istediği şeyleri de hiç yapamamış ancak epey çevre edinmiş ve başına gelen o garip olayı da pek hatırlamaz olmuştu. Ara sıra o gizemli tepede yaşadığı yıllar aklına gelince hızla bu düşünceyi uzaklaştırıyor, yeni hayatına sıkı sıkı bağlanmak için elinden geleni yapıyordu. Bu elinden gelenler ise; iş arkadaşlarıyla günlük yaptığı muhabbetler, patronun kendinden ne kadar memnun olduğu, parasını nasıl ve nerede harcasa daha güzel olacağı ve son zamanlardaysa; hoşlanmaya başladığı kıza nasıl açılması gerektiği gibi düşüncelerden ibaretti.
Sonra bir şeyler oldu ve yolları kesişti o kızla. Tanıştılar, arkadaş oldular, uzun zaman birlikte güzel vakit geçirdiler. Bu vakitler kız için gerçekten güzel ve mutluluk vericiydi ancak genç adam için aynısı söylenemezdi. Bunun için mi korkularıyla yüzleşerek karanlık ormanlar geçmiş, cennet gibi güzelim yeri terk edip kente gelmişti. “Bu da değil” diyordu içinden; “Bu da değil…” Bu sözü, edindiği birkaç dost, gördüğü birkaç güzel yer, yaşadığı birkaç ilginç olaydan sonra da söylemişti ve daha çok söyleyeceğe benziyordu. Peki ne?
Kızla yollarını ayırarak farklı kentlere gidip farklı insanlarla tanıştıktan sonra başka bir kızla daha yakınlaştı. Sonra bir başkası ve bir başkası daha… Çok şey öğrenmişti insana ve hayata dair. İnsanın ne olduğunu ve hayatın nasıl bir bilmece, ne tür bir oyun olduğunu tam manasıyla öğrenemiyor ve iğreniyordu her şeyden. İnsanlara bir çeşit küçümsemeyle bakıyor ve aradığının onlarda olmadığını artık biliyordu. Yaşadığı her tecrübede bir şeyleri yakaladığını sanarak ümitleniyor, sonunda tüm bildikleri tuz buz olup dağılıyordu. Peki ne? Eksik olan ne? Bunu, o tepede ışık olup yok olanlardan başkasının bilemeyeceği açıktı fakat onlar kendisine cevap bile vermeye tenezzül etmemişlerdi. Peki, onlar kime sormuşlardı? Sormuşlar mıydı?
Kadınlar makyaj ve kıyafetlerine bir ton para harcayıp bedenlerine taparken, erkekler de ya kendi bedenlerine tapan bu kadınlara ya da onların kendilerine tapmaları için paraya tapıyorlardı. İşte önünde akıp giden ve içine bir türlü giremediği hayat bundan ibaretti. Kendi düşündüklerine benzer şeyler düşünen tek tük kişiler de vardı ama onlar da kendi dertlerindeydi. Herkes kendi derdindeydi aynı kendisi gibi. O halde onlardan hiçbir farkı yoktu ve kimsenin kimseden farkı olmadığının ayrımına vardı. İşte bir şey daha öğrenmişti, ne işe yarayacaksa(!)
Dönüp geriye baktığında istediği yaşamı hiç kuramadığını ve kuramayacağını gördü. Aslında ne istediğini de bilmiyordu ki… İnsanlar arasına karışma isteği içinde uyandığında, sanki neden bunu istediğini biliyor muydu? Başladığı noktaya geri döndüğünü hisseti; hiçbir şey bilememe hali… Değişen tek şey; gözlerindeki arayış heyecanının yerini hüzün almıştı.
Bildikçe bilgisinin eksikliğini daha bir anlamış ve tüm bildiklerini de öğretmensiz, kitapsız öğrendiğini fark etmişti. Ona bildiklerini öğreten, ışığa olan inancıydı. Ondan bilinçsizce kaçarken bile bir gün ona geri döneceğini biliyor, sadece şimdilik kaçması gerektiğini hissediyordu. İradesi, içinden düşüverdiği ışığın iradesine bağlıydı ve ona huzurla gelen tüm insanlar, aslında gelmiyor, yine onun iradesiyle getiriliyordu. Şimdi bu büyük iradeyi tüm benliğiyle hissetmiş, isteklerinin belli bir noktadan sonra kendisine bağlı olmadığını idrak etmişti.
Bilinçsizce canının istediği yere gitmek -kendine ne kadar zor gibi gelse de- kolay olandı ve bunu yaparak ışıktan çok uzaklaşmış, dönüş yolunu hatırlayamaz hale gelmişti. Şimdi zor olan; dönüş yolunu bulmak; bulduktan sonra o yolda hedefine doğru sapmadan yürüyebilmekti. Hedefine varana kadar; ışığa ulaştığında bu kez yok olup olamayacağı sorusunun aklını kemireceğini bilmek; en zor olandı.
Acaba şimdi, hemen, her şeyi bırakıp oraya; o tepeye geri dönmeye karar verse ışıkta kaybolabilir miydi? Ondan da önce, onu bu noktaya getiren inanç; acaba; dönüş yolunu bulabilmesi için de; yine kendisine yol gösterecek miydi?
“Bugün hiçbirimiz geri dönemez, hiçbirimiz vazgeçemeyiz. Oysa hiç değilse birkaçımız, biliyoruz ki birtakım dönülmez sanılan yerlerden her zaman dönülebilir; yeter ki durduğumuz yerden ileriye değil, ileriden, durduğumuz yere bakabilelim. Güçtür bu iş, ama olmayacak, yapılmayacak bir şey de değildir."
Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/hikye/baslangicsiz-yolun-sonu-ikinci-bolum/439
20 Ocak 2012 Cuma
BAŞLANGIÇSIZ YOLUN SONU
BİRİNCİ BÖLÜM
Gözlerini açtığında kendini bir tepenin başında buldu. Nerede olduğuna dair en ufak bir bilgisi yoktu ve ne tür bir uykudan uyandığını da anlamamıştı. Uzun bir geçmişi olduğunu hatırlıyordu. Bunca zamandır uyuyor muydu? Bunu bile bilmiyordu. Etrafına baktığında yeşillikleri gördü; aşağıda uçsuz bucaksız ormanı ve akan nehri de gördü. Cennette miydi? Hayır, hala dünyada olduğunu adı gibi biliyordu.
Kuşların sevgiyle cıvıldamasına, tertemiz berrak nehrin huzur veren sesine, nefes aldıkça içini ferahlatan müthiş kokulara dalmışken kendisine doğru yaklaşan ihtiyarı fark etti. Yaşlı adam, elinde bastonuyla ağır ağır yürüyor, yüzünde iç huzurunu yansıtan tebessümüyle çevresini aydınlatarak zirveye, yani kendisinin oturduğu en uç noktaya, tüm manzarayı en güzel yerden gören bu mükemmel varış yerine doğru yaklaşıyordu. Uzun yoldan geldiği kıyafetlerinden belliydi. İyice yaklaşıp da ihtiyarla göz göze geldiklerinde bu gözlerin, dünyaya dair hiçbir kaygı ve arayış taşımadığını an içinde şimşek çakar gibi anladı genç adam. Ancak henüz bakmaya doyamamışken yaşlı adam gözlerini çekti ve yanından usulca geçerek hemen arkasındaki bembeyaz ışıkta kayboldu. İhtiyarı gözleriyle takip ederek başını arkasına çevirdiğinde fark etmişti sütun gibi gökten inen bu ışığı. Afalladı… Başını titreyerek yukarı kaldırdığında bu bembeyaz sütunun ucunu göremedi. Masmavi gökte sonsuza doğru uzanıyordu. Hızla ayağa kalktı. Koşarak bu ışık sütununun etrafında dolandı, ihtiyar yoktu.
Ne öldüğünü ne de uyuduğunu hatırlamazken ve bu yaşadıklarının rüya falan değil, şimdiye kadar gerçek dediği her şeyden daha gerçek olduğunu idrak etmişken yaşlı adamın ışık içinde kaybolması onu korkutmuştu. Ne oluyordu böyle? Aslında, şu hemen yanı başındaki bilinmeze doğru uzanan beyaz ışıktı onu korkutan. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Derken bir adam daha gördü kendine doğru yaklaşan. Işıktan hızla uzaklaşıp bir ağacın arkasına saklanarak izlemeye koyuldu. Bu adam az önceki ihtiyara göre biraz daha gençti ancak yürüyüşü, tebessümü, kıyafetleri ve ağır hareketleri aynıydı. Ve aynı şekilde ışığa girerek yok oldu. Bir tane daha ve bir tane daha… Tepenin dört bir yanından gelen yolcular birer birer ışığa giriyor, girmeleriyle beraber moleküllerine ayrılmaları bir oluyor, ışık oluyor ve zerreciklerinin yukarı doğru hareket ettikleri görülebiliyordu.
Saklandığı ağaç arkasından çıkıp ışığa doğru yöneldi tekrar. Fazla baktığında gözü kamaştığı için dikkatle inceleyemiyor fakat merakı da arttıkça artıyordu. Gelen insanların gözlerine baktı önce; hepsinde aynı huzur ifadesi… Yollarını kesip önce çekinerek, sonra bağıra bağıra sorular sormayı denedi, hiçbirinden tek cevap alamadı… Çaresiz ışığın yanına oturdu ve insanların ışık oluşlarını seyretti bir müddet, öylece oturup durmak canını sıktı… “Bana ne canım” deyip manzaranın güzellikleriyle yetinmeyi denedi, içi içini yediğini fark etti… Nihayet kendi de ışığa dalmayı aklından geçirdi fakat bilmediği bu garip gizemli şeye nasıl teslim olabilirdi? Ve kaygılar dört bir yandan bastırınca onların üstesinden gelebilmek için ışığı ve gelen insanları görmezden gelip, güzellikler içinde yaşayıp gitmeye karar vererek yıllarca o tepede yaşadı. Ara sıra aşağı inerek nehre dalıp yüzdü, ağaçlara tırmanıp meyvelerden yedi, hayvanlarla dans edip bu sevgiyle kuşatılmış dünyada, salt sevgiden yaratılmış yaratıklara hep sevgiyle baktı. Ama en sonunda kendini, düşünmekten alıkoyamadı.
Gelenlerin hepsinde ortak tek bir yön vardı: huzur. Kendisinde olmayan şey… Bu yolcular belli ki farklı yerlerden çıkıp geliyorlardı ve dolayısıyla farklı yollardan geçip ışığa kavuşuyorlardı. Evet, huzurlulardı ama yolda kim bilir neler yaşıyorlardı? Kim bilir hayat onlara neleri öğretiyor ve ne acılardan, ne mutluluklardan geçirdikten sonra gözlerinin derinlerine bu huzuru yerleştiriyordu. Ya kendisi? Ne görmüş, ne yaşamıştı ki? Buraya gelmeden önceki insanlarla beraber yaşadığı kısacık yaşamında ne öğrenebilmişti ki? Ve onlar buraya doğru yollar kat ederek gelirken, kendisi hiçbir çaba sarf etmeden gelmemiş miydi buraya? Onların vardığı son nokta şu ışık iken, kendisi o ışıktan çıkıp da düşmemiş miydi buraya? “Tabi ya; onların vardığı son nokta, benim başlangıcım.” dedi büyüklenerek. Zaten hep işe yaramaz bulurdu insanları. Onun gözünde insan, varlığından habersiz olandı. Kendisi biraz olsun haberdardı ve o yüzden işte buradaydı! Onların bitiş noktasında. Varılması gereken son noktada!
Buna sevinmeli mi üzülmeli mi karar veremiyordu. Tamam, her şey çok güzel; çile yok, dertsiz tasasız, ulaşılması gereken yere genç yaşında çoktan ulaşmıştı ama… Hayır… Ulaşmamış, ulaştırılmıştı… Bu ince nüansı gözden kaçırmamalıydı. İşte kendisini huzursuz kılan da buydu; ulaştırılmak. Anlamadan, bilmeden, yaşamadan ulaşmak… Onların yüzlerindeki ifade kendisinde yoktu, onların gözlerindeki derin anlamsa hiç yoktu. Kaygı ve tasalardan başka bir anlam bulunması imkânsızdı gözlerinde. Ve arayış… Öyleyse buna ulaşmak denilebilir miydi? Ulaştığı sadece sakin bir yaşamdı, o kadar. Sadece ışıkta yok olunması gerektiğini biliyordu; o kadar. Her şey gözünün önünde cereyan ettiği halde hiçbir şeyden haberi yoktu. İşte yakıcı olan da tam olarak buydu: Bilmeden yaşamak. Buna da yaşamak denilirse… Peki neyi bilmeliydi? Bunu da bilmiyordu. Neyi aramalı ve nasıl bulmalıydı ki kendisi de ışıkta kaybolan o insanlardan biri olsun. O an kayıtsız şartsız teslim olması gerektiğini hissetti. Bilecek bir şey yoktu, geçmiş yaşamı ortadaydı ve kendisi buraya bir şekilde getirilmişti. Onlar çileler çekip de gelirlerken kendisi getirilmişti. Bundan büyük şeref olabilir miydi?
O an gözleri parladı ve bulması gerekeni bulduğunu hissetti. Yapması gereken tek şey vardı; gidip ışığa teslim olmak. Çok basitti. Gözünü açtığı tepeye çıkacak ve ışığa girip kurtulanlardan olacaktı. Kendisinin o gelen insanlardan neyi eksikti? Hem eksik olsa burada ne işi vardı? Buraya kadar gelebildiğine göre onlardan hiçbir eksiği olamazdı ve şimdi onlar gibi gidip ışıkta yok olmalıydı. Böylece bu sıkıcı güzelliklerden artık kurtulacaktı!
Işığa doğru tırmanma şeridinde yürürken aklından hızla akıp geçen şüphelerine engel olamıyordu. Az önceki teslimiyet halinden eser kalmamıştı. Kendisi onlar gibi değildi ki… Ne kıyafetlerinin, ne de hal ve hareketlerinin onlarınkiyle alakası yoktu. Yavaşladığı o esnada yanından biri daha geçti sessizce. Durdu ve arkadan onu seyretti yıllarca yaptığı gibi. Ama bu kez farklı bakıyordu önünde yürüyen yolcuya. Arayan gözlerle bakıyordu. Ağır adımlarını izliyor, sükunetle nefes alıp verişini taklit etmeye çalışıyordu. Onun gibi yürümeye, sakin olmaya ve nihayet onun gibi bakmaya zorladı kendisini. Başarılı da oldu. Şimdi tıpkı onun gibiydi, oyunculuktaki ustalığı kendisini de şaşırtmıştı. Çok yakın mesafeden onu takip ediyor ve bembeyaz ışığa yaklaştıkça kalp atışının şiddetlendiğini hissediyordu. Heyecanını bastırmaya çabalıyor, kalp atışları normal seyrine dönecek gibi olunca aniden, tekrar hızla atmaya başlıyordu. Kararından vazgeçmemeliydi. Şu kadarcık mesafe kalmışken kesinlikle geri dönmemeliydi. Bu şekilde ışıkta yok olanları izleyerek yaşamaya daha fazla katlanamazdı. Onun arkasından gidecek, bastığı yerlere basacak ve o, ışığa dönüşür dönüşmez arkasından gözünü kapatıp dalacaktı. Bu arada önünde yürüyenin de kendi yaşlarında biri olduğunun ayrımına vardı. Nasıl olabiliyordu bu? Şimdi bunları düşünmenin hiç sırası değildi, artık teslim olma zamanı gelmişti.
Ve önündeki yolcu ışığa girip kaybolunca bir an duraksadı. Yavaşça yaklaştı ve önce elini uzattı, baktı; eli kaybolmuyordu. Biraz daha uzattı ışığın içine doğru ve geri çekti, hiçbir şey olmadı. Nihayet gözünü kapatıp ışığa kendini bıraktı. Gözünü açtığında ışık arkasında kalmıştı. İçinden geçip sütunun diğer tarafına geçmişti. Nasıl olur? Hızla tekrar dönüp tekrar girdi ışığa, bu kez diğer taraftan çıktı. Kaybolmuyordu. Bunu birkaç kez farklı yönlerden denedi ancak bir türlü yok olamadı. Etrafındaki dünya aynı dünya, yeşillikler ve orman aynı orman, ırmak aynı ırmaktı. Işıksa öylece duruyordu, değişen hiçbir şey yoktu. Dizlerinin üzerine çöktü, gözyaşları çimleri suladı.
Devam edecek…
Mustafa Çolak
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/hikye/baslangicsiz-yolun-sonu/421
7 Kasım 2011 Pazartesi
HİÇBİR ŞEYİN HİKAYESİ
Uykuyla uyanıklık arasında, aslında yapacağım çok iş varken fakat hiçbir iş yapmıyorken… Düşünmek mi? Hayır, düşünmüyorken… Dedim ya; hiçbir şey yapmıyorken, yapamıyorken…
Bir hikâye anlatmak istiyorum. Başı ve sonu olmayan bir hikâye. Konusu da olmayan… Hiçbir şeyi olmayan, bomboş, belki de -dopdolu- bir hikâye… Bu şekilde biraz olsun ferahlayacağımı umuyorum.
Benim hikâyem, yani boş insanın ya da insan olmaya çalışanın hikâyesi. Olmamaya çalışan mı deseydim? Bunların önemi yok. Anlatacağım hikâyenin de önemi yok. Belki de vardır kim bilir… Fakat anlatacağım bir hikâye de yok! Saçmalıyor muyum? Bazen saçmalık okumayı daha çok sever insanlar, saçma yaşamayı sevdikleri gibi; bu yüzden zararı yok. İnsanın başlı başına bir saçmalık olmadığını kim kanıtlayabilir? Veya anlatılan tüm hikâyelerin bir anlamı olduğunu?
Uykuyla uyanık arasındayım, bir an önce kalemi bırakıp uyumak istiyorum. Üşeniyorum yazmaya, her şeye üşendiğim gibi. Ama kalemi elime alınca kalem, iradem dışında kâğıt üzerinde hareket etmeye başlıyor sanki. Dopdolu hissediyorum kendimi ve elimin hızına yetiştirmeye çalışıyorum düşüncelerimi. Parmaklarım ağrıyor böyle zamanlarda. Düşünce demeye bin şahit isteyen görüntüler, sesler veya görüntüsüz-sessiz-kokusuz-tatsız beynimde hareketlenmeler… Bu arada hikâye anlatacaktım değil mi?
Hikâyemi, insanın hikâyesini, hiçbir şeyin hikâyesini. Hiçbir şeyin hikâyesi olur mu demeyin, oluyor işte. İnsan, insan olduğunu unuttuğunda hiçbir şeydir nihayetinde. Derinliklerle basitlikler arasında gidip gelen bir hikâyedir bu insanın hikâyesi. Bazen sonsuz derin görünür, bazen yüzeysel. Yüzeysel sandığın, aslında derin olandır belki. Gözünü her an dört açması gerekendir bu insan. Bir türlü hiçbir şey bilemeyen, anlatamayan, kavrayamayandır. Anladığını sandığı anda işin aslının tam tersi olduğunu görüp, içi sıkılandır. Dolayısıyla her şeye heyecanla atlayıp, elinde hiçbir şeyle geri dönendir.
Ne demişti hoca? “Eğlenceli gençlerden sıkıldık, ‘sıkıcı’ gençler arıyoruz. Benimle sürüden ayrılmaya var mısınız?” gibi bir şey söylemişti. Tüm bu binlerce yıllık edebiyatçı ve filozofların hikâyelerinin sebebi sürüden ayrılma isteği mi yani? Bu kadar basit mi? Değil. Dedim ya; basit görünenler hiç de basit olmayabiliyor bu insanın hikâyesinde.
Aşk, olgunluk, yalnızlık, anlam arayışı, sessizlik ve kalabalık içinde tenhalık, gitmek, gidememek, tüm gidiş ve gelişler, kopuşlar, yırtılmalar, bocalamalar, incitmeler, insana aldırış etmemeler… Felsefe ve edebiyatın tüm konuları! İşte asıl basitlikler. Derin insanların basit hikâyeleri. Sürüden ayrılmak isteyen birkaç üretken insanın ürettikleri… Ben de onlardan biriyim. Hiç de sanıldığı gibi derin değildi bu insanlar ve ben de değilim. Derin insan; derin görünen basitliği algılayan insandır. Sığlık denilende derinliği gören ve atlayıp boğulmaya gerek duymayan insandır. Boğulanlardır asıl akılsız olanlar. Belliyse derinlik, ne kadar derin diye bakmana ne lüzum var? Derin işte… Boğulmadan önce boğulacağını sezebilmektir asıl erdem.
Hikâye toparlandı sanırım yavaş yavaş. Hiçbir şeyin hikâyesi tam olarak budur işte. Ne anlattım? Hiçbir şey. Hiçbir şeyde çok şeyi anlayanlaradır hikâyem. Çok şeyde zaten çok şey vardır ve açık-seçiktir. Giz’i kavrayandır bu hikâyenin muhatabı. Hiçbir şeyin gizi.
Artık uyusam iyi olur.
Mustafa Çolak
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/hikaye/hicbir-seyin-hikyesi/159
Bir hikâye anlatmak istiyorum. Başı ve sonu olmayan bir hikâye. Konusu da olmayan… Hiçbir şeyi olmayan, bomboş, belki de -dopdolu- bir hikâye… Bu şekilde biraz olsun ferahlayacağımı umuyorum.
Benim hikâyem, yani boş insanın ya da insan olmaya çalışanın hikâyesi. Olmamaya çalışan mı deseydim? Bunların önemi yok. Anlatacağım hikâyenin de önemi yok. Belki de vardır kim bilir… Fakat anlatacağım bir hikâye de yok! Saçmalıyor muyum? Bazen saçmalık okumayı daha çok sever insanlar, saçma yaşamayı sevdikleri gibi; bu yüzden zararı yok. İnsanın başlı başına bir saçmalık olmadığını kim kanıtlayabilir? Veya anlatılan tüm hikâyelerin bir anlamı olduğunu?
Uykuyla uyanık arasındayım, bir an önce kalemi bırakıp uyumak istiyorum. Üşeniyorum yazmaya, her şeye üşendiğim gibi. Ama kalemi elime alınca kalem, iradem dışında kâğıt üzerinde hareket etmeye başlıyor sanki. Dopdolu hissediyorum kendimi ve elimin hızına yetiştirmeye çalışıyorum düşüncelerimi. Parmaklarım ağrıyor böyle zamanlarda. Düşünce demeye bin şahit isteyen görüntüler, sesler veya görüntüsüz-sessiz-kokusuz-tatsız beynimde hareketlenmeler… Bu arada hikâye anlatacaktım değil mi?
Hikâyemi, insanın hikâyesini, hiçbir şeyin hikâyesini. Hiçbir şeyin hikâyesi olur mu demeyin, oluyor işte. İnsan, insan olduğunu unuttuğunda hiçbir şeydir nihayetinde. Derinliklerle basitlikler arasında gidip gelen bir hikâyedir bu insanın hikâyesi. Bazen sonsuz derin görünür, bazen yüzeysel. Yüzeysel sandığın, aslında derin olandır belki. Gözünü her an dört açması gerekendir bu insan. Bir türlü hiçbir şey bilemeyen, anlatamayan, kavrayamayandır. Anladığını sandığı anda işin aslının tam tersi olduğunu görüp, içi sıkılandır. Dolayısıyla her şeye heyecanla atlayıp, elinde hiçbir şeyle geri dönendir.
Ne demişti hoca? “Eğlenceli gençlerden sıkıldık, ‘sıkıcı’ gençler arıyoruz. Benimle sürüden ayrılmaya var mısınız?” gibi bir şey söylemişti. Tüm bu binlerce yıllık edebiyatçı ve filozofların hikâyelerinin sebebi sürüden ayrılma isteği mi yani? Bu kadar basit mi? Değil. Dedim ya; basit görünenler hiç de basit olmayabiliyor bu insanın hikâyesinde.
Aşk, olgunluk, yalnızlık, anlam arayışı, sessizlik ve kalabalık içinde tenhalık, gitmek, gidememek, tüm gidiş ve gelişler, kopuşlar, yırtılmalar, bocalamalar, incitmeler, insana aldırış etmemeler… Felsefe ve edebiyatın tüm konuları! İşte asıl basitlikler. Derin insanların basit hikâyeleri. Sürüden ayrılmak isteyen birkaç üretken insanın ürettikleri… Ben de onlardan biriyim. Hiç de sanıldığı gibi derin değildi bu insanlar ve ben de değilim. Derin insan; derin görünen basitliği algılayan insandır. Sığlık denilende derinliği gören ve atlayıp boğulmaya gerek duymayan insandır. Boğulanlardır asıl akılsız olanlar. Belliyse derinlik, ne kadar derin diye bakmana ne lüzum var? Derin işte… Boğulmadan önce boğulacağını sezebilmektir asıl erdem.
Hikâye toparlandı sanırım yavaş yavaş. Hiçbir şeyin hikâyesi tam olarak budur işte. Ne anlattım? Hiçbir şey. Hiçbir şeyde çok şeyi anlayanlaradır hikâyem. Çok şeyde zaten çok şey vardır ve açık-seçiktir. Giz’i kavrayandır bu hikâyenin muhatabı. Hiçbir şeyin gizi.
Artık uyusam iyi olur.
Mustafa Çolak
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/hikaye/hicbir-seyin-hikyesi/159
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



