16 Ocak 2012 Pazartesi

"Peki Ne Olacak" Sorusunu Sorgulama

İthaf: Acılarının geçmesi dileğiyle Mustafa Çolak’a. Acıdır insanı yetiştiren.

Her şey o soru ile başladı:
“Peki, ne olacak?”
Günler geçtikçe, rüyamda dahi bu soruyu sormaya başladım. Öyle ki, bu soruyu kendime sormaya başlamam ile anlam dünyam yörüngesinden çıktı. Kendime dair tüm çıkarsamalarım tuzla buz oldu. Gözlerimin önünden, açık denizler çekildi. Hayalimdeki düşler düştü ve fikirlerim karanlıklarda yolculuğa başladı.
 
Bu sorunun önemi ne diye düşünmeye başladım zamanla. Bu kadar büyük deprem etkisi yapmasının sebebi de neydi? “Peki, ne olacak?” sorusu aslında hayatın anlamını eşeleyen, “varlığa” dair fikir üretmeyi sağlayan bir sorgulamayı mı getiriyordu? Ya da bu soru devrimci karaktere haiz put yıkan bir serserimiydi?
 
Sorun şu ki, cevap veremedim söz konusu soruya. Evet, cevabım yok. Ama bu sorunun bir cevabı var mı ki? Ya da bu soruyu cevaplayan biri var mı? Bilmiyorum.
 
Hayatın anlamı; anlamın kendisini arama süreci ise, bu sorunun cevabı sorunun kendisi olamaz mı? Ya da hayatın anlamı, başkalarına rağmen, kişinin hayat kadranı doğrultusunda beliren, yani kişinin kendi hakikatini belirlediği değil midir? Veyahut hayatın anlamı, kişinin aramalarının sonuçsuz, çalışmalarının başarısız olması ile bulunmaz mı? Belki de hayatın anlamı, sanıldığı gibi felsefi, derin ve anlaşılmaz değil bilakis anlam, kendini kişiye açtığında “Ben nasıl fark edemedim?” dedirtir. Her halükarda kişi, anlam arama yoluna niyet ve iradesi ile giriş yapar. Burada Salih Mirzabeyoğlu’nun sözünü hatırlamakta fayda var: “Çözdük her müşkülü derlerse, de ki: Sonunda var olma müşkülü kaldı."
 
Bazen en büyük meseleleri çözmek için en basit soruları sormak gerekir. Doğrudur, fakat en basit soruyu soracağımız zamanı nasıl bilebiliriz? Bu da ayrı bir sorun olarak önümüzde duruyor.
 
Her halükarda bilinmezlik ile çepeçevre sarılmış durumdayız. Biran sonramızı bilememenin büyük ağırlığı altında ezilerek yaşıyoruz her saniye.  Belki de sır buradadır. Bilmemeyi bilmektedir. “Peki, ne olacak?” sorusunun cevabını bilmemeyi bilmek, cevabın kendisine gidişte ilk basamak olamaz mı? İkinci basamağı hiç sormayın zira bilmiyorum. Belki de teslimiyet…
 
Bildiğim tek şey, bilmediklerim ile bilinmeyenlere gidebileceğim. Burada durup Dücane Cündioğlu’na bakabiliriz. Ne diyordu kendisi; “Gaflet, sıcak mı sıcak ana kucağıdır bilincin.”   
 
Peki, sizin haliniz ne olacak?

Sulhi Ceylan
yazı kaynağı: http://www.edebifikir.com/yazilar/deneme/peki-ne-olacak-sorusunu-sorgulama/409 
 

13 Ocak 2012 Cuma

HAYAL DÜNYASINDA YAŞAM DENEMELERİ


Yaşamak, asla hatırlayamayacağın anlardan bir yığın oluşturarak yaş doldurmaktır. Anları düşünürsün sürekli, hepsini anımsamana imkân yoktur tabi, unutursun. Yaşamın gizi, işte bu unuttuğun anlarda saklıdır. Unuttuğun için de asla bulamazsın bu gizi.

Ne kadar hareketli bir yaşam sürsen de hatırladıkların sadece kuru bir geçmiştir. İlk aşkını nasıl ve nerede gördüğünü unutamazsın örneğin. Peki onu gördüğün gün içinde yaşadıkların? Aşık olduğun kişinin o andaki simasını düşünüp durmaktan vazgeç de seni o gün o ana getiren sebepler silsilesini bir düşün. Aradığın ve asla bulamayacağın, unuttuklarındır. Öyleyse yaşarken hafızana neyi kaydettiğini iyi düşünmelisin.

İnsan tanımlamaları sever. Tanımlanan her ne olursa olsun, yeter ki güzel ve uygun şekilde tanımlansın; bir tespiti doğurur. Dolayısıyla insan tespiti sever. Benim az önce yaptığım tespitler gibi mesela.

Tanımlama ve tespitlerin bir yerde son bulacağını ve bir gün artık bulabileceğin hiçbir şey kalmayacağını zannetmendi zamanında seni ateşleyen. İlk başlardaki heyecanının sebebi, her şeyi keşfedebileceğini sanmandı. Ama bir noktadan sonra tanımlama ve tespitlerden yorulursun. Çünkü ne kadar keşfedersen, seni şaşırtanlardan çok daha fazla keşfedilmeyi bekleyen şeyler olduğunu görmen; farklı farklı mevzularda yeni açılımlar getirme hevesini kırar. Bu noktada kurumuş bir yapraktan farksızsındır, dağılman an meselesidir.

Bazısı, başkalarının düşünmediği, düşünemediği şeyleri düşünerek; diğer insanlara karşı kendisinin üstün olduğunu kendi kendine ispatlamak ister. Bu farkına varmadan tutkuya dönüşen isteğinden vazgeçmeyen kişi, asla üstün kişi olamaz. Bir kitap yayınlatma isteği, dergilerde isminin çıkması; tanınma, bilinme isteğidir ve bu da diğer insanlara; “Bakın, ben sizden üstünüm” diyebilme tutkusudur. Oysa edebiyatın amacı, kişinin kendini kendine itirafından başka bir şey olmamalıdır. Bu yüzden, yaşamı boyunca yazdıklarını yayınlatmayanlar hep dikkatimi çekmiştir. Anlarının kıymetini bilmişler, hep o unuttukları anlardaki gizi aramışlardır yazdıklarında. Kendileri her ne kadar farkında olmasa da zenginlerdir. Hayatları gerçekten zenginleşmiştir. İnsan ne kadar farkındaysa kendindeki zenginliğin, bu zenginlik karşısında o kadar fakir sayar kendini. Ve kendini fakir sayanlar, en zengin olanlardır. En zengin insan, ne kadar da fakir olduğunu görüp söylüyorsa, gerçekten fakir olanın fakirliğinin derecesini düşünemiyorum.

“Alışkanlık hayal gücünü öldürür.” (Pavese, Yaşama Uğraşı) Her gün yaptığımız, yapmak zorunda olduğumuz -ya da zorunda hissettiğimiz- şeyler düşünce dünyamızı köreltir. Çünkü yaşamak için düşünceye ihtiyaç yoktur, alışkanlıklar yeterlidir. Hayal kurmak, bizi yaşamın dışına çıkarabildiği için değerlidir. İnsanı, yaşam denen saçmalıktan bir an dahi olsun uzaklaştırabilen her şey; değer görmeye layıktır.

Mustafa Çolak
yazı kaynağı:  http://www.edebifikir.com/yazilar/deneme/hayal-dunyasinda-yasam-denemeleri/402

11 Ocak 2012 Çarşamba

EYLEME ÇAĞRI

Saç sakal uzatıp sokaklarda pankartlar açarak bağıra çağıra yürüdükten sonra, dün gece barda gördüğü güzel kızı nasıl eve atacağını düşünen hissiz eylemciler!

Gazetelerde tecavüz haberi okuyup, kahvede okey arkadaşlarıyla beraber tecavüzcü ellerine bir geçse nasıl hakkından gelineceğini çok iyi bildiğini söyleyerek küfürler yağdırdıktan sonra körpecik kızlara para karşılığı tecavüzün âlâsını yapan sahte erkekler!

Kitapçılarda geçmişteki devrimleri tartışıp, güncel politik eylem stratejilerinden bahsettikten sonra elindeki koca koca içi kitap dolu çantaları jeep’inin bagajına atıp, kumarhanelere koşan fikirsiz entelektüeller!

Sabah akşam facebook’un başından kalkmayan, kalksa bile aklı fikri facebook’ta yapacağı yeni eylemlerde olan sanal üniversiteliler!

Çırılçıplak klipler çekip bunu, müzik demeye bin şahit isteyen gürültüler uğruna yaptığını savunurken yetmiyor gibi, televizyon programlarına çıkıp kadın haklarından bahsetmeye, kadınlığın gururu ve asaletinden dem vurmaya kalkan et beyinli kadıncıklar!

Ve oturmuş eline kağıt kalem alarak söyledikleriyle eylem yaptığını sanan sen! Bu yazının yazarı! İsyanını yatıştırma, sadece isyanın yönünü biraz değiştirmen gerekecek. Birazdan yapacağım çağrıma kulak ver!

Eylem filmleri hoşumuza gidiyor, sinemadan çıktığımızda veya televizyonu kapadığımızda içimizden kendimizi sokaklara atmak, hatta ortalığı yakıp yıkmak geliyor. Yahut bir eylem adamının hayatını anlatan bir kitabı kapattığımızda hakeza… Yürüyüş yapanları veya herhangi bir yerde direniş hareketi başlatanları gördüğümüzde yüreğimiz hopluyor.

Dünyada bir şeylerin, hatta çoğu şeyin yanlış olduğunu idrak etmek, haksızlıkları görmek, baskılara, zulümlere şahit olmak canımızı yakıyor. Göz göre göre bir şeyler yapmak isteyip de yapamamak bizi bazen çılgına çeviriyor. Her türlü toplumsal bazlı hiyerarşik sistemlerin aksaklıkları, adaletsizlikleri ve ezici güçleri içinde yaşam mecburiyeti, kalp atışlarımızın normal seyrini değiştiriyor. Kadına şiddet, çocuk istismarı olayları belki uykularımızı kaçırıyor. Ancak okumaktan, izlemekten, duymaktan bıktığımız daha binlerce olay, biz bu haldeyken olmaya devam ediyor. Ve bu olanlara biraz olsun duyarlı herkesin dilinde aynı cümle, bitirici ve son noktayı koyan meşhur cümle; “Peki ne yapacaksın?..” Karşılığında eylemi gerektiren her türlü olay hakkında yapılan konuşmalar, tartışmalar, bu ve buna benzer cümlelerle nihayetlendirildikten sonra yaşama kalındığı yerden devam ediliyor. Soruysa havada kaldı: “Peki ne yapacaksın?”
Halbuki yapılması gereken bir tek şey var. Şu an bu yazı tüm dillere çevrilip aynı anda tüm insanlar bu yazıyı okuyor olsa ve şimdi söyleyeceğim bu tek şeyi uygulamak için bir adım atsa, dünya güllük gülistanlık olur.

Ey insanlar! Kendinize karşı direniş hareketi başlatın! Eyleminiz, kendinizedir. Dönün kendinize ve kendi öz beninize isyan edin! Ve ben’inizi yok edene kadar sakın durmayın!

Eylem isyandır. Giriş cümlelerime tekrar dönüp bakarsan, isyanı damarlarında hissettiğini fark edeceksin.

En büyük eylem ise, kendine karşı yaptığın eylemdir. Doymak bilmeyen arzularının önüne pankartlar açıp iç dünyana doğru başlattığın yürüyüştür. Bedensel isteklerinin yoluna barikat kurarak tek hedefine, fethetmen gereken tek kaleye, ruhuna giden yolun önünü açmandır.
 
Unutma, kendini fetheden insan, kâinatı fetheder.

Mustafa Çolak
      TDT

4 Ocak 2012 Çarşamba

Camila Vallejo


Camila Vallejo, 23 yaşında bir devrimci. Henüz iki milli eğitim bakanını istifa ettirmiş, Şili’deki öğrenci hareketi lideri. 

Kendisi coğrafya okuyor. Sürekli ölümle tehdit ediliyor.

Camila, sadece milyarder iş adamı Sebastian Pinera’nın Cumhurbaşkanlığını değil tüm Şili politik gücün egemenliğini sarstı. Kamuoyu yoklamalarında Pinera’ya halk desteği yüzde 26’ya kadar düştü. 
 
“Camila’nın öldürülmesiyle protestolar biter” diyen Kültür Bakanı Tatiana Acuna kovuldu.

Eylemleri sadece öğrenci hakları ile sınırlı olmayıp, işçilerin ve kamu görevlilerinin de grev haklarını kullanmaları için cesaret vermiş, grev için ön ayak olmuştur.

 Sen Hep Konuş Camila!
Eskiden Che Guevera Posterleri Asılırdı Duvarlara
                                                     Yeni Nesil Devrimcilerse Çok Şanslılar

30 Aralık 2011 Cuma

DELİRME SANATI


İnsan anlaşılmak için anlatır. Anlaşılmanın anlamsız olduğuna inandığı anda anlatma isteği bitmiştir. Anlatılması gereken çok şey varken ve artık anlaşılmak için değil de sadece kafanın boşaltılması için duyuyorsan bu gerekliliği; isteksizliğinden konuşmaya mecal bulamıyorsan ve sustuğundaysa bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorsan; ne konuşarak ne de susarak huzur bulamayacağının farkındasındır. Bil ki huzur seni terk etmiştir ve onu bir daha asla yakalayamayacaksın.

Yaşama dair her türlü amacından vazgeçtiğin halde istemsizce oluşan reflekslerinle her türlü düzene ve sisteme yumruğunu sıkacak, artık istesen de isyanına kendin bile dur diyemeyeceksin.
Tüm hislerin sana gülünç gelecek. Tüm korkularınla da alay edeceksin. Hissedemeyeceksin ve hiçbir şeyden korkamayacaksın.

Hayatının anlamını anlamsızlıkta bulacaksın ya da bulduğunu sanacaksın. Anlam bile arayamayacaksın artık, yorulacaksın. Bugüne kadar hayatının biricik anlamı anlam aramakken, anlam aramanın anlamsızlığını düşün! İşte senin için en yakıcı olan bu olacak.

Sessizliği bozanlara yıllar yılı kızmışken, en büyük gürültüyü çıkaran artık sen olacaksın. Sessizlikse seni sadece ağlatacak.

Unutamayacaksın hiçbir şeyi. Geçmişi özlediğin sanrısına kapılacaksın. Ve aslında sadece özlemek istediğini göreceksin. O isteği bile kendinde bulamayacaksın. Dedim ya; isteksizlik kuşatacak dört bir yanını.

Bu arada eskilerden bir ses, bir tek seda arayışına düşeceksin ve bulacaksın. Ama aradığının o da olmadığını acı bir yıkım daha yaşayarak öğreneceksin. Aramaya tövbe edeceksin. Hemen ardından bu tövbenin de başka bir arayış olduğunu görüp, tövbene tövbeler ekleyeceksin. Fayda etmeyecek.

Ne geçmiş, ne yaşadığın an, ne gelecek… Hiçbir zamanda yerini bulamayıp, kimsesizliğine sarılıp ağlamak isteyeceksin. Gözlerinden yaş akmayacak. İşte bir yıkım daha… Ağlayamadığını görmek, seni perişan edecek olan yaşamın ilk sinyali olacak.

Bir dost sesine yapışacak ve her şeyini ona çırılçıplak anlatacaksın belki. Son umut. Dostun sesi seni titretecek, sarsılacaksın. Ve belki, evet, yeniden ağlayacaksın. Ama ne için? Ağlamayı başarsan da ne için ağladığını asla kestiremeyeceksin.

Hislerini o kadar çok çözümleyip,  o kadar onlara hâkim olmayı öğrendiğin için, adeta mekanik bir düzen gibi iyi duygular hissetmen gerektiğini söyleyeceksin beynine. Beynin, kalbinin işlevini yerine getirmeye çalıştığından, farkında olmadan iflasın eşiğine gelecek. Beyninin iflas etmesinden korkan kalbin, bu kez beyninin yerine geçmeye kalkışacak. Kalbinle düşünüp beyninle hissetmeyi başaramayacağından, en nihayetinde, gözlerini tımarhanede açacaksın. Ya da delirme noktasında her şeyden vazgeçip sürünün bir parçası olacak ve kalabalıklarda yitip gideceksin.

Şimdi seçim senin.

Mustafa Çolak
"edebifikir"

23 Aralık 2011 Cuma

DÜNYAYI TAŞIYOR OMUZLARIN

Bir gün gelir, “Tanrım!” diyemezsin artık.
Toptan bir temizlik zamanıdır.
Artık “Sevgilim!” diyemeyeceğin bir gün.
Çünkü boşunalığı kanıtlanmıştır aşkın.
Ve gözlerden yaş akmaz.
…Ve ancak kaba işlere yarar eller.
Ve kuruyup kalır yürek.
Kadınlar boşuna çalarlar kapını, açmazsın.
Tek başınasındır, ışıklar söndürülmüş
ve karanlıkta parlar kocaman gözlerin.
Belli ki acı çekmeyi bilmiyorsundur artık.
Ve hiçbir şey istemiyorsundur dostlarından.
Kimin umurunda yaşlanmak, yaşlılık nedir ki?
dünyayı taşıyor omuzların
ve bir çocuğun elinden daha hafif dünya.
Savaşlar, kıtlıklar evlerde aile kavgaları
hayatın sürüp gittiğini kanıtlıyor
ve kimsenin özgür olamayacağını.
Bu gösteriyi acımasız bulanlar (o yufka yürekliler)
ölmeyi yeğ tutacaklardır.
Bir gün gelir ölüm de işe yaramaz.
Bir gün gelir bir komut olur yaşamak.
Yalnızca yaşamak, hiç kaçış olmadan.

Carlos Drummond De Andrade