27 Ekim 2011 Perşembe

MAHKUM

-Beyefendi müsaade edin!
Kenara çekilirken ne olduğunu merak ederek arkasına baktı beyaz önlüklü delikanlı doktor adayı. Yanından hızla geçen eli tüfekli jandarmayla göz göze geldi. Tüfekliye yetişmeye çalışırcasına arkadan adımlarını hızlandıran eli kelepçeli adamın iki kolunda iki jandarma, en arkada bir tüfekli jandarma daha sert ve seri adımlarla geçiverdiler asistan doktorun yanından. Jandarmalar, ortalarına aldıkları mahkumla birlikte hastane koridorlarındaki kalabalığı yara yara ilerliyorlardı. Sırtlarında “JANDARMA CEZAEVİ” yazıyordu. Doktor adayı askerlerin sırtlarına şöyle bir göz gezdirip yavaşça yürümeye devam etti bahçeye doğru, yoğunluktan kaçmış sigara içmeye çıkıyordu, keyifliydi.
Jandarma rüzgarı, oturaklarda poliklinik sırasının gelmesini bekleyen ihtiyar teyzelerin yazıklanarak mahkuma bakan gözlerinden hiç etkilenmişe benzemiyordu. Hızla esmeye devam ediyordu koridorlarda. Gençler dirsekleriyle birbirlerini dürterek mahkumu işaret ediyor, önüne bakarak yürüyen güzel giyimli bir kız, yanından geçerlerken başını kaldırıp mahkuma bakmadan edemiyordu. Veznede karşısındaki adama avazı çıktığı kadar bağıran bir diğer genç kız ise, bu bağırış esnasında bir anlık mahkumla göz göze geldi ve hastalarla boğuşmaktan usanmışlığı bir bakışta anlaşılırken, sesini yükselterek bağırmaya devam etti. Başını annesinin omzuna yaslamış delikanlı gürültüden uyanacak gibi olup burnunu kaşıdı fakat gözlerini açmadı.
Eli kelepçeli mahkum bomboş bakan gözleri, düşmüş omuzlarıyla itiraz etmeden yürümeye devam ederken kim bilir belki de; “aklımdan şu an ne geçtiğini düşünen, benim yerime kendini koyan var mıdır?” diye düşünüyordu. Bense hemen arkalarından onları takip ediyordum. Ve tam olarak yaptığım şey; kendimi mahkumun yerine koymaya çalışmaktı.
Mahkum anlaşılmak istiyordu, başkalarının kendisini anlamasını istiyordu. Evet, belki birçok kişi kendisine yönelen gözlerin farkındaydı fakat kimse onları kendi gibi anlamıyordu, anlayamazdı. Herkes, herhangi bir gününü feda ederek hastaneye gelmişti işini görüp gitmek için ancak kendisi getirilmişti, düşünen olur muydu bunu? Ve getirildiği gibi de götürülecekti. İki kolunda iki askeri hissetmek nedir bilebilirler miydi? Penceresi bile olmayan zırhlı mahkum taşıma aracına hiç binen var mıydı içlerinde? Oradakilerin yüzüne hiç demir parmaklık kapanmış, demirin pis kokusunu onun kadar hiç duyabilmişler miydi?.. Nasıl duyabilirler, nasıl bilebilirlerdi ki… Yaşamayan neyi bilebilirdi? Eline kalem almış yazar, bir mahkumu anlatırken onu ne kadar anlayabilirdi ki…
Kendini birinin yerine koyma(empati) safsatasının aslında bir halta yaramadığını, empatiyi en iyi kuranlar anlayabilirdi oysa. Kimsenin kimseyi hiçbir zaman tam manasıyla anlayamayacağını bir onlar bilebilirdi.
2010
Mustafa Çolak

17 Ekim 2011 Pazartesi

ANLATILAMAYANLAR

“Boşaltabilir miyim sanıyorsun şimdi içimi? Yeteri kadar anlatabilir miyim kopan fırtınaları? Hayır. Yüz bin ayrıntı aklımdayken bir cümle söyleyebilirim en fazla. Her cümlemin altında yüz bin ayrıntı gizli esasında. Kelimelere dökülemeyecek ayrıntılar. Sadece bir gülüşün şerhini yapmaya kalksam binlerce sayfa eder yine de tam manasıyla anlatmış olamam yaşadıklarımı, aklımdakileri ve ruhumun titreyişlerini.

Yardım et! Biri bana yardım etsin! Çıldırmak üzereyim!

Bana deseydi ki “Otur bu gece ve saç tellerimi say!” Oturur sayardım. En güç işleri isteseydi benden, ama istemezdi. Sadece saçlarını önüme döker ve uyurdu. Bana bırakırdı, teslim ederdi, güvenirdi ve güven verirdi. Bunu hissettiğim anda alıp onu kalbimin içine sokmak gelirdi içimden… Elimden geleceğini bilsem, yapardım. Kalbime sokar ve orada hapsederdim. Zorla da olsa gömerdim onu oraya, çıkartmazdım, çıkamazdı, çıkmazdı zaten, çıkmadı da… Ben sokmadığım halde, ısrarla, hatta uzaklaştırmaya çalıştığım halde, nasıl yaptıysa girmeyi başardı oraya. Tahtını kurdu ve yerleşti.

Kaldıramıyorum!

Yardım et! Biri bana yardım etsin! Delirmek üzereyim!

Unutmaya çalıştım onu. Ona ait neler varsa onlardan kaçarak değil, onlara tutunarak unutacaktım onu. Böyle daha başarılı olacağımı düşünmüştüm! Kaçtıkça biliyordum ki bir gün bir yerlerde karşıma çıkacak bu ufak tefek şeyler ve bana yine onu hatırlatacaklar. Bu kez daha kötü olacak. Hiç unutamayacağım. Bu yüzden hep anılarımı düşündüm. Hep onun şarkılarını dinledim. Adını anmamazlık değil, inadına sık sık adını andım. Beraber gezdiğimiz yerleri yalnız gezdim onu düşünerek. O yokuştan indim defalarca gece yarıları. Evini gözledim uzaktan. Ama onu görürüm ümidiyle değil. Artık o evin içinde olamayacağımı iliklerime kadar hissedip sindirebilmek için. Böylece yorulacak, bıkacak ve sıkılıp vazgeçecektim, planım buydu. Öbür türlü ondan hepten kaçarak nasıl unutabilirdim ki? Hep aklımın bir köşesinde kalacaktı ve en ufak bir çağrışımda tekrar hatırlayacaktım onu. Unutmak için üzerine gitmeliydim. Ama olmadı. Ve sanırım hiçbir zaman da olmayacak…

Başımı her yastığa koyduğumda saçlarının kokusu dolacak burnuma. Yastık o kokacak. Her yer o kokacak. Gözlerimi kapayınca başlayacağım yine zaman içinde yolculuğa. Oraya gideceğim, o yıla, o âna, o odaya. Yanımda oluşunu, gözlerime bakışını uyumadan önce... Dinlediğimiz müzikler uğuldamaya başlayacak beynimde. Kucağına yatacağım, gözümden bir damla yaş akarak tenini ıslatacak. Yumuşacık, küçük beyaz elleriyle başımı okşayacak. O ve ben olacağız sadece o küçük odada. Ses yok, ışık yok, tek hâkimi biziz gecenin. Konuşmayacağız. Sadece hissedeceğiz birbirimizin varlığını… Sonra sokakta yürümeye başlayacağız birden. Film izlemek için açık CD’ci arayacağız gecenin bir yarısı. “Sarılabilir miyim sana” deyince, “Tabi ki” diyerek ellerini belime dolayıp sıkı sıkı yapışacak bana. Omuzlarını kavrayıp kendime iyice yapıştıracağım gövdesini. Yokuştan aşağı öylece ineceğiz sadece birbirimizi düşünerek. Ne dünyaya dair bir kaygı, ne başka bir şey olacak o an akıllarımızda. Sadece birbirimiz olacağız. Öyle bir yoğunluk yaşanacak ki ne sözlerin, ne gözlerin, ne havanın, ne suyun hiçbir manası kalmayacak. Kokunun önemini o an o kadar bilemezdim, fark edeceğim. Ne zaman aklıma gelse kokusu burnumda tütecek. Gülüşü aklımdan hiç çıkmayacak. Ufak mimikleri sadece ona has, başka kimsede bulamayacağım. Ses tonunun iniş ve çıkışı tam yerinde ve isabetli… Tüm ayrıntılar yığın halinde işgal altına alacaklar zihnimi. Ölmek isteyeceğim bu anlarda, sokaklara atasım gelecek kendimi, uyku asla yaklaşmayacak yanıma. Yine delireceğimi hissedip deliremeyeceğim. Aramızda bizi ayıran ne varsa yok etmek, gerekirse dünyayı yakmak isteyip, şiddete meyilleneceğim ve vazgeçeceğim. Hayır! Vazgeçemeyeceğim. Sadece başka şeyler düşünerek oyalayacak kendimi ve krizi erteleyeceğim kötü bir şey yapmamak için. “Gel de ey şu asi başını” deyişi mahvedecek yine beni. “Asi değilim ben!” diye haykırmak isteyeceğim ona. Karşısına çıkıp ağlayarak ayaklarına kapanmak ve ruhumu oracıkta teslim etmek… İşte en çok istediğim şey bu olacak…”

Defterimi kapatıp sigaramı yakarak derin bir nefes çekerken, gözümün ucuyla sigaramı seyretmekle kalacağım yine, anlatamadığım gecelerde, özlemler burun buruna imkânsımıza sarılarak.

Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: izdiham.com

2 Ekim 2011 Pazar

ORUÇ ARUOBA'YA


“Kişi, yaşamının anlamını ancak onu bulamayacak duruma geldiğini hissettiği zaman, arayabilir -ve, belki, bulabilir.” (Oruç Aruoba - 'Olmayalı')
Senin kitaplarından bölümler okudum birkaç kişiye. Onların da gözleri parlasın ve; “Olamaz bu!” desinler diye. Ama hiç beklediğim gibi olmadı. Aksine; “Düşünmekten kafayı yemiş bu adam” gibi tepkilerle karşılaştım. Bazıları birbirlerine çok “uzak” iken bazısı çok “yakın” demek ki. Biz seninle ne uzağız ne de yakın. Açık konuşursam; senin ben olduğundan şüpheleniyorum.
Bir kitapçıda öylesine bakınırken “de ki işte” yi şöyle bir araladığımda donup kalmıştım. “Yaşamın, beklediğinin gelmemesi -ki, işte: senin de, gelmeyeceğini bildiğini beklemen olacak.” diyordun. Olacak dediğin çoktan olmuştu ve yaşamım, senin bu cümlenden ibaretti. Kitabı rüya-gerçek arasında kapatıp yerine koyarken, neredeyse bitirmek üzereydim. Ama şimdi olmazdı, daha zamanı gelmemişti seninle tanışmamızın. Biraz daha vakit vardı. Senin tüm yazdıklarını okumaya söz vererek çıkmıştım kitapçıdan.
Aradan fazla zaman geçmemişti. Gelmeyeceğini bildiğimi beklemekten çok yorulduğum günlerden birinde, bir an, o, geldi. Gelmişti işte, karşımdaydı. Evet, bu kesin o olmalıydı. Sanırım kendimi bildim bileli, mutluluk denen şeyi hissettiğim tek gerçek gün, o gündü. Ve o günün gecesinde açtım de ki işte'nin kapağını; “anlat” dedim. Başladın bana beni anlatmaya. Tüm çelişkilerimi, bekleyişlerimi, yaşanmışlıklarımı ve yaşanmamışlıklarımı. Aynı zamanda, bana, gelenin o olduğunu da anlatıyordun. Beklenen günün bugün olduğunu müjdeliyordun adeta. Kitap okumaktan çıkıp, karşılıklı dertleştiğimi sanmıştım seninle. Ya da aynaya bakarak kendi kendime konuştuğumu... Sanki büyümüşüm ve geçmişe tekrar kitap olarak gelip, kendime kendimi anlatıyor gibiydim. Ben soruyordum, sen cevaplıyordun kitaplarınla. Ne diyeyim, başkaydı seninle tanışmamız...
Sonrasında hayata ara verdim. Yaşama dair ne varsa (senin kitapların dahil) bir kenara bırakıp, gelmeyeceğini bildiğim halde gelen, bu fevkalade şeyin(hayatımın anlamının) üzerine düştüm. Yakasına yapıştım. “Geldin işte, o sensin!” dedim. Yüzüme gülerek: “Beklediğin şeyin gelmeyeceğini sen de biliyorsun, o nasıl ben olabilirim?” dedi. Kendisinin o olmadığından o kadar emindi ki; “Ama geldin işte! Sensin o!” diye haykıramadım.O, evet, olamazdı... Geldiyse de beklediğim anlamda gelememişti işte, olamazdı...
İçimde, ağzına kadar su dolu bir cam sürahi yere düşmüş gibiydi ve kırılan sürahime mi yanayım, susuzluğuma mı yanayım, bilememiştim. Darmadağındım ve sana tekrar merhaba diyordum. Yine sana gelmiştim. Bu sefer “Hani” nin kapağını açtım ve anlat dedim. “Bana beni anlat! Hadi şimdi de anlat da göreyim!” derken tüylerim diken diken oldu, gözlerim yaşardı, inanamıyordum. Sen tüm bu olanları da anlatıyordun. Hatta olanı, olamayanı, olanın nasıl olduğunu, nasıl olması gerektiğini ve nasıl olacağını tüm ayrıntılarıyla karşıma seriyordun. Ezberler gibi her cümleyi ikişer-üçer kere(bazen on kere) tekrarlayarak okuyup bitirdim. Kafamı kaldırıp, açık balkon kapısından yarı karanlık havaya baktığımda saat sabahın beşiydi. Sürahinin parçalarını toplayıp elime vermiştin. Yapıştırmak bana kalıyordu.
Sen; benim düşündüklerimi çoktan düşünmüş, göremediklerimi çoktan görmüş bir kişi değildin sadece. Öyle olsaydın, beğendiğim herhangi bir yazar olurdun. Sen; benimle ortak göremedikleri olandın. Ve bu bir türlü göremediklerini görebilmek için aynı benim gibi çırpınandın. “Yürüme”de demişsin ya: “Tersliğimiz, uzak yakınlığımız, ve, yakın uzaklığımızdır.”
İnsan, devamlı değişen ve devinim halinde olan... Yolunda bazen hızlanıp, bazen yavaşlayan... Belki sen, yolda karşılaştığım, devinimime hız kazandıran biriydin sadece. Her cümlende yaşanmışlıklarım ve yaşanmamışlıklarımı gördüğüm(ama yine benim gördüğüm, görmek istediğim) herhangi bir sıradan insandın. Belki biraz fazla düzenliydin. Benim zihnimde karman-çorman dururken düşünceler, sende düzen-nizam-intizam içindeydi. Belki de sen sadece bir yol işçisiydin; insanların geçtiği asfaltı onaran herhangi bir işçi...
“Bir yeri, gerçekten ve toptan terk etmeyen, yeni bir yola çıkamaz.” dedikten sonra hemen arkasına da eklemeyi unutmuyordun: “Yerleşik olmaya dayanamayan kişinin yolu, hiçbir yere varmayacak bir yol olacaktır.”
Bir roman yazıyorum biliyor musun Oruç Abi?
İsmini, “Yolunu Yitirmişlere Kılavuz” mu koymalı Maimonides gibi, ne dersin?
Yazılan her roman en çok bu ismi hak eder değil mi?
Sayfaların bir kısmını boş bırakıyorsun ya hani, okur eline kalemi alsın da kendi doldursun boşlukları diye. Ben kendimdeki tüm boşlukları, senin cümlelerinle doldurur oldum. İşte son boşluklarımı da yine o cümlelerinle dolduruyorum:
“Yaşadığını yazamazsın, yazdığın da yaşadığın değildir.”
Ne yaşadığımı hakkıyla yazabildim, ne de yazdığımı yaşayabildim.
Ve dediğin gibi;
“Ateş, yakabileceği her şeyi yakana dek yanar -ancak o zaman söner.”
Söndüm Oruç Abi...


Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: izdiham.com

26 Eylül 2011 Pazartesi

GECEYE VE AŞKA DAİR

Bir gece yarısı kapını çaldığımda, açıp öylece bana bakakaldığın andan ibaret zaman. Durdu dünya, dönmeye tövbeli o gün bugündür.
Kördüm ve açıldı o anda gözüm. Öyle ya, yokluğunda varlığının şiddetinden göremez olmuştu gözlerim. Ama o gece ne sen sendin, ne de ben benden ibarettim.
Tek bir şey söylemiştin; “gel içeri.” Gelemedim.
Tüm o yokluk günlerinden sonra o kadar vardın ki, varlığın şimdi o kadar aşikârdı ki, gelmek anlamını yitirmişti. İçerisi de neresiydi ben kalakalmışken? Kendini ateşe atmış pervane daha ne kadar gelebilirdi?
Gece karanlıktı. Kapının açılmasıyla çakan şimşeğin şavkında mesafelerin mesafesizliğe secde ettiğini gördüğüm andı.
Dürüldü yollar, uzaklıklara dair ne varsa eğilip teslim oldu kapı önünde benimle beraber.
Beni hapseden mekân parmaklıkları kırıldı.
Özgürlük, kendini sımsıkı bağlanmakta buldu.
Esaret, özgürlüğün bilinen manasına erişme adına çözülüp sağa sola atılmış kesik ve kirli kendirlerden ibaret olduğunu kabullenmişti.
Bilinenler tersyüzdü artık. Bilinmeyenlerin dillendiği andı. Gerçek dil, bildiğini anlattığını sanan değil, bilmediklerini söylediğinin farkına varandı. Çünkü gerçek olan sadece bilinirdi, dil bunu anlatmaya muktedir değildi. Dil de bildiğini anlatamamanın verdiği acıdan sıyrılmanın rehavetine bürünmüş, artık sadece bilmediklerini söylemeye gebeydi.
Ama o an bilinmeyenin tüm haşyetiyle ortaya çıktığı andı ve bilinenlerin o gecede yeri yoktu. Ve sus pus olmuştuk karşılıklı. Konuşmazdık, konuşamazdık. İşte bu, bildiğimiz bilinmeyenlerin en başında gelenlerdendi.
Bakmak ile bakakalmak arasındaki farkı öğreten geceydi. İdrakin, hudutsuzluğunu kanıtla ispatladığı gece. Taklidin tahkike döndüğü, mecazın gerçekle selamlaştığı, andan gerisini önemsiz kılan gece…
Dışarıda bekleyen insanlar değil insanlık olsa, yine de dışarı çıkmanın manasızlaştığı o gece…
Bir gece yarısı kapını çaldığımda, açıp öylece bana bakakaldığın andan ibaret zaman. Durdu dünya, dönmeye tövbeli o gün bugündür.
Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: izdiham.com

9 Eylül 2011 Cuma

OYALANMALARA DAİR II

Filmler, hep iyi veya kötü sonla biter. Kahramanlardan biri ölür veya ikisi de yaşamaya devam eder. Yahut ikisi de ölür. İkisi de öldüyse sorun yok! Bitmiştir gerçekten film. Ama birinden biri veya ikisi yaşamaya devam ediyorsa ve film bitip perde kapanıyorsa, bu işte düşünülmesi gereken yanlış bir şeyler vardır. Film bitmemiştir! Asıl izlenmesi gereken yer, filmin bitti sanıldığı yerden sonrasıdır. Ben hep bunu merak ederim, sonrasını… Çünkü gerçek film orada başlar. Yazarın gösterdiği, göstermek istediği yeri değil; göstermediği, gösteremediği bölümdür ilgimi çeken. Ve düşünürüm: sonra ne oldu? Sonra neler olduğu hakkında bazen iki dakika bile sürmeyen bir yazı akar. Bu beni tatmin edebilir mi?

Filmin bittiği, bitirici cümleyi söylemem gereken son noktadayım. Koca bir hikâye, yazılmaya, okunmaya ve yaşanmaya değer bir hikayenin son sayfasının son noktasında. Kapanış noktasında… Fakat kapanmadı kapak, okumaya ve yaşamaya devam ediyorum kendi hikayemi. Oysa o kadar çok şey vardı ki anlatılmaya değer, değeri anlatmada görmedim, “sadece yaşamayı” tercih ettim.

Peki bu noktadayken kendimde aradığımı bulmuş muydum? Hayır, değişen bir şey yoktu. Tek gördüğüm yalnız olmadığımdı bu yolda. Arayanlar hep vardı ve hep olageleceklerdi.

Aramak… Kendini aramak… Kendini bulmak… Arayan ve aranan olmak…

—Neyi arar insan?
—Kaybettiğini.
—Neyi kaybetmiştir?
—Kendini.
—Kendinde bulması gereken?..
—Aşk.

İnsanın ve kalbin hakikati üzerine kütüphaneler dolusu kitapların özeti işte bu diyalogdadır. “Her özet kötü bir özettir.” diyen varsa arasın dursun kütüphanelerde, hepsini okusun, öğrensin. Bakalım aradığını bulabilecek mi? “Sen kendin bilmezsen ya nice okumaktır?” diyen şair, hakikati kütüphanelerde mi bulmuştu?

Kendini bilen insan, oyalanmayan insandır.

Sandalyesinde bedensel olarak hiçbir iş yapmadan boş boş oturan bir adam, o sandalyede ne kadar oturabilir? Böyle kaç kişiye tanık oldunuz? Hiçbir işi olmadığı halde hareketsiz ve uyanık vaziyette bir süre yalnız oturan kaç kişi tanıyorsunuz? Bu soruyu sorarken, yaptığı meslek icabı veya yaşlılık gibi mazeretleri hesaba katmıyorum. Kendi iradesiyle, yalnız ve sessiz, hiçbir iş yapmadan ne kadar öylece oturabilir insan?

En fazla beş dakikadan sonra sıkılır ve oyalanacak bir şeyler bulur bilinçsizce. Gayri ihtiyaridir bu kendine “yapacak bir şey” bulma. Alışkanlık halini almıştır. Bazen yüksek sesle söylese de; “canım sıkıldı, bari oyalanacak bir şeyler bulayım” benzeri cümleler, bu onun bilinçli olarak oyalandığını göstermez. Yaptığı oyalanma işinin amacını sorsan, can sıkıntısını gösterir, asıl sebebi bilmediği(düşünmediği) için söyleyemez. Oysa oyalanmanın gerçek sebebi, düşünülmek istenmeyen, ölüm gelen hakiki sebep; kendinden kaçıştır.

Evet, cevap ölüm gibi gelir çünkü cevabı ölümdedir. Ölmeden önce ölmeyi gerektirir oyalanmaktan vazgeçmek. Bu ölümü sevmeyi, ölümü özlemeyi gerektirir. Ancak biz korkarız ölümden. Bize ait olmayan bir bedenin varacağı mutlak sondan korkarız, onu özlememiz gerekirken.

“Varlıktan anladığın salt bedeninin varlığıydı, yokluktan anladığın da yine salt bedeninin yokluğu. Oysa sen gerçekten var olsaydın, asla yok olmazdın, olamazdın.” derken bir arayış yolcusu, sen ise kendisine hükmedemediğin bir bedene “ben” diyor, onu sağda solda dolaştırarak, kimi zaman eğlendirip, kimi zaman bir şeylere aşık edip(!) hüzünleniyorsun.

Halbuki onun “ben” olmadığı ona hükmedememenden belli değil mi? “Bugün tuvalete gitmeyeceğim.” veya “Bu ay uyumayacağım” diyebilir misin? İstemesen de karşılamak zorunda olduğun ihtiyaçları var ve bu ihtiyaçlar senin iradene bağlı değiller. Örnek; kendi başına buyruk hareket eden tırnakların ve saçların istediği zaman uzarlar ve sen onlara hizmet etmek zorundasın! Kendi kendine bu beden sana sormadan hastalanır, burnu akar yahut en basitinden her saniye onun ölmemesi için nefes alıp vermek zorundasın! O senin iradene bağlı değil, o ayrı bir şey, demek ki ben derken kastettiğin o değil. Daha önce de dediğim gibi, bir şeye benim diyebilmen için, (elim, ayağım vs. diyebilmen için), ait olan ve ait olunan olarak ortada iki şey olması gerekli. Oysa ben tekildir. Demek ki ben ve bedenim ayrıyız. Mesele onun ihtiyaçlarını yetecek kadar karşılarken arzularından vazgeçirmek ve esas arzuma, kendime yönelmek. Oyalanmaktan artık vazgeçmek…

“Neden oyalanmaktasın?” sorusunu kendime sorabildiğim anda balyoz üstüne balyoz yedim. İlk balyozları yer yemez vazgeçip kaçtım ancak sonra ister istemez geri döndüm. Cevaplamalıydım bu soruyu, cevabını iliklerime kadar sindirip, hissederek kabullenmeli ve hakkıyla bilmeliydim. O balyozları yedim. Çok acı verse de yedim. İçimi dışıma çıkarsa da yedim, yemeliydim cevabı idrak edebilmem için…

Yaşadığım her şey ama her şey, tüm gerçeklerim, hayallerim, sevgim, aşkım neyim var neyim yoksa dünyaya dair, oyalanmamın çocuklarıydı. Bu gerçekle yüz yüze gelmek belki de işin en zor kısmıydı. Yalanla tanışmak, saçmalıklarla selamlaşmak vardı sonra. Tüm değerlerin yok olup gittiği görmek, cevapladıkça, cevaplayabildikçe camdaki buğunun yavaş yavaş yok olması gibi yok oluşlarını seyretmek zordu, çok zor…

Son noktada ve kitabı kapattığımı sanarken hiçbir şeyin kapanmadığını, son noktanın zamanını bile bilmeden hikayenin devam etmek zorunda oluşunu kabullenmek zordu.

Ölmeden önce ölmek çok zordu…

Mustafa ÇOLAK
yazı kaynağı: izdiham.com

7 Eylül 2011 Çarşamba

OYALANMALARA DAİR

Saçmalamak istiyorum… İyi olmuş bir karpuzun yarılması gibi başımın yarılıvereceğini hissederek; “acaba o esnada aynı sesi çıkarabilir miyim?” diye noktaladığım düşünce merasimlerimin sonlarında özellikle. Alabildiğine, durmadan, duraksamadan, utanıp sıkılmadan, düşünmeden ve gayesizce saçmalamak…

Boş zamanlarında internet sözlükleri ile Beyoğlu çocuklarının mizah dergilerini okuyan, geriye kalan işe veya okula gittikleri dolu zamanlarını da saçma-boş zaman olarak addeden güruha dahil olmak geçiyor içimden böyle anlarda. Nedendir eylem sevdalısı olduğu halde düşünme eylemine vakit bulamayan(aramayan) bu güruhun, kendilerini entelektüel kabul edip öyle göstermeye çabalamalarının bir sonucu mudur nedir, diğerlerine nazaran göz ardı edilemeyecek bir çekicilikleri var! Bir garip “bilinçli avam” tarikatinin mensupları olarak nitelediğim; edepsiz fikir adamcıklarım, kitap okuyan cahillerim, seviyorum sizi “bilinçli avamlarım!..” Bunlar; sınır ve çizgi tanımayan akıllarının kör fikir çengelleriyle kalplerini soğuk hava deposuna asıp, hayatın anlamını “belden aşağı sıcak yolculuk” larında aramaya koyulanlardır. En belirgin özellikleri doyumsuz şehvetleri ve duygudan yoksunluklarıdır. “Hayatın kazıkları” diye adlandırdıkları son model insan nefsi yapımı “suni hüzünler” den sonra duygularını artık bir kenara bıraktıklarını söyler ve bunu bir erdem olarak kabul ederler adeta. Kendilerine yakın buldukları şairlere lakap takarak sahiplenmeyi de seven bu tarikatın mensupları, ayrıca slogan atmayı da severler. Kolay bilgi edinip etrafına çaktırmadan satarlar ve neye karşı olduklarını bilmeden her şeye karşıdırlar. Tarikatin çeşitli kolları vardır fakat fazla detaya girmeden asıl konuma, benim konuma, ben’imin konusuna şöyle bir değinip saçmalamaya devam etmek istiyorum… Oraya gelmeden önce yine yolda yorulmaktan korkarak son kez dönüp kendime soruyorum: “Düşünmeyi falan bırakıp bilinçli avam tarikatine girmeye ne dersin?”

Yeni ve daha önemli sorulara geçerek, bu soruyu bir başka zamana ertelemeyi yinelemek benim vazgeçemediğim tutkum halini aldı. Neden oyalanmalara benim konum değil de ben’imin konusu diyorum? Tabii ki benden ayrı bir ben olduğunu biraz olsun Yunus gibi vurgulayabilmek için. Peki nedir bu benden içre ben, kimdir?

Bir şeye “benim” yani bana ait diyebilmek için öncelikle ben’den gayrı bir şey olması gerekli. Ben varım ve bana ait bir şey var benim dediğim, bana ait dediğim. Yani ortada 1: ben, 2: ben olmayan ama iradesi bana bağımlı, bana ait bir şey daha var. “Bu kalem benim, bu araba benim” yahut “kalemim, arabam” şeklinde ifade ettiğim şeyler gibi... Bir de bu şekilde kendi cesedime hitap ederim: Elim, ayağım, başım, miğdem, kalbim vs… Fakat diğer şey’lerden farklı olarak bedenime hitap ederken nedendir ortada iki şey olduğunu unuturum. Halbuki aidiyet olması için ait olan ve ait olunan iki şey olması gerekliydi. Fakat saçmalarken(oyalanırken) bunu hiç düşünmeyiz ve farkına varmayız; dolayısıyla öyle bir sahipleniriz ki cesedimizi, ona iradesi benim kontrolümde olan bir şey olarak bakmaktan  çıkıp, “ben” derken onu da kastetmeye başlarız. Hatta ve hatta zaman geçtikçe “ben” derken salt bu bedeni işaret eder hale geliriz farkında olmadan.

Karşı cinse “aşkım” deriz mesela. Bana ait olan bu aşk, hangi ben’e aittir hiç düşünmeden sadece söyleriz: aşkım… Bu kadar kolay mı? Ben’ini sorsan tanımlayamayacak olan adam, nasıl oluyor da bu tanımadığı ben’e ait olan bir aşkı tanıyabiliyor? Bırak tanımayı ne oluyor da onun için yanıp kavrulduğunu dile getirebiliyor, yanan kavrulan kim bilmeden? Bu işte bir terslik yok mu?

Belki yüzlerce insan var şu an sokaklarda meşe közü kıvamında, deli divane aşkını düşünen, onu gözetleyen, bir kere olsun uzaktan görebilmek için saatlerce belki günlerce ara sokaklarda bekleyen. Belki de hiçbir tanesi bilmiyor ki beklediği, gözlediği bir başkası değil, kendisi… Hiçbiri bilmiyor ki yaptıkları her şey belki Dostoyevski’nin dediği gibi can sıkıntısının sonucunda oluşan oyalanmanın çocukları, mecazi aşk-karşı cinse duyulan aşk; belki aşk değil tutku, belki de Schopenhauer’un dediği gibi bir defalık bedensel birleşmenin sonunda sönecek olan, türün üreme içgüdüsü… Yine hiçbiri bilmiyor ki onları yollara düşüren, tutkularının peşinden sürükleyen şeyin hakikati aslında yaradılış gayeleri: kendini tanımak… Unutulagelen hakikat, kaçılan hakikat, kaçtıkça dönüp dolaşıp daireyi tamamlayıp yine ona gelinen hakikat!

Demek ki ben’im hakkında bilmem gereken birinci şey; ben derken kesinlikle bedenimi kastetmediğim. Bedenim ben değil, bana emanet ve emaneti dolaştırmakla mükellefim, peki ben kimim? Şimdilik bu kadar yeter.

“Saçmalamak istiyorum” diye başladığım yazımda, aslında öğrenmek istediğim soru şudur ki; “acaba saçmalamak isteyen ‘ben’ hangi ben? Benden içre kaç ben var ve bunlardan hangisidir şu an saçmalamak isteyen?” Ve neden saçmalamak ister bu ben? Eğer bu sorunun cevabını ısrarla merak eden varsa zahmet edip biraz düşünsün ve cevaplamaya çalışsın ne de olsa herkesin cevabı kendine… Şimdi ben(ama hangi ben?), önemli olanın cevap vermek değil, soru sorabilmek olduğunu bilmenin kisvesine bürünerek bir yandan kendime riya yaparak böbürlenirken diğer yandan “saçmalamaya-oyalanmaya-yaşamaya” başlamak (ya da devam etmek) istiyorum izninizle…

Mustafa ÇOLAK