19 Eylül 2018 Çarşamba

ERDEMLİ GAZOZU



Bugün burada hiçbirimiz Erdemli gazozunun, Erdemli'ye yılda bir defa ailesiyle tatile giden beş yaşında bir çocuğun dünyasında temsil ettiği anlam üzerine hiç kafa yormamışızdır. Hatta Erdemli gazozu diye bir gazoz olduğunu bilmiyoruz bile. Bu gazozun tadı diğer gazozlara göre daha güzel değildir, şişesi daha görkemli değildir fakat çocuk dünyasında bir duygusal yaşanmışlığa işaret etmesi bakımından çok şeyden önemlidir. Beş yaşında bir çocuk her yaz yayladayken, babasından bozuk para isteyip, iki yaşındaki kardeşinin elinden tutup beraber koşarak köşedeki bakkaldan Erdemli gazozu alırdı. Nostaljik hissiyatlarla bu yazıyı yazdığım için geçmiş zaman kullandım. Alırdı değil, aldı. O aldı ve ben yazmaya başladım.

Bu gazoz çocuk için sevgidir, kardeştir, heyecandır, saflıktır, samimiyettir. Beyninin hafıza kısmı yeni çalışmaya başlamış bir insan için ilk kez kaydedilen bir sürü güzel kavram ve hislerdir. İnsan, yaşadığı önemli olayları unutur, hissettiği önemli duyguları unutmaz. Ve bu duyguların kişilik oluşumuna işlediği kazanımlar silinmez.

Soru şu: Bu çocuğun 30 yaşına geldiğinde, çok güvendiği bir dostuyla eskileri yâd ederken gülümseyerek, belki de gözleri nemlenerek ya da bir noktaya bakıp dalıp giderek hatırlayacağı, hafızasının çok derinlerindeki bu küçücük gazoz hatırasının uyandıracağı tatlı hüznün yerini ne alabilir? İşte insan beyninin yaşama esnasında biz farkına varmadan yaptığı anı biriktirme işi, dünyada hiçbir robotun ve teknolojinin asla yapamayacağı bir iştir. Çünkü hafıza, yaşananı o anki hislerle birlikte saklar. Sadece ses ve görüntüden ibaret değildir.Pedagoji veya psikoloji uzmanları bu anıların kişilik üzerindeki etkilerini inceleyedursun, bahsettiğim tatlı hüznü en güzel açıklayacak kişi edebiyatçıdır. Ben malesef bu kabiliyette bir edebiyatçı da değilim. Sadece bu çocuğun babasıyım. Derdim aslında açıklamak değil, tam anlamıyla yaşatmak.

Nerede erken büyümek zorunda bırakılan çocuk görsem, bu beni yaralar. Sadece televizyonda gördüğümüz ve asla anlayamayacağımız, gözünü savaşa açan çocuklar... Kaportacıda, pazarda, sokakta, çöp kenarlarında karşılaştığımız yetişkin çocuklar... Tüm bunlardan hiç haberi yokmuşçasına bas bas bağırırken bir kadın, annesinden azar işiten çocuğun bakışlarında gizli masumiyet... Utana utana ''Ben yapmadım'' diyen çocuğa vurulan yalancı damgası... Dayak yiyen bir çocuğu ağlatan şeyin fiziksel değil, ruhsal ağırlık olduğunu bilmeyen ana babalar... Ve sürekli bir yerlere yetişmek için kolundan çekiştirilen acil yaşamlar... 

Çocuğun dünyasında yetişkinlerin gülüşünün veya kızmasının yahut durup bakmasının barındırdığı anlamı bir yetişkinin anlaması ne kadar mümkün olmasa da bir zamanlar çocuktuk, belki çocuk olmaya dair küçük bir şeyler aklımızda kalmıştır. Tamam, çocukla empati yapamazsın, çocuk değilsin. Ama hiç mi bir gazoz hatıranız yoktur be kardeşim? Biraz olsun çocukluğunuzu hatırlayın! Çocuklukta illa ki müthiş hissettiğiniz anlar olmuştur, bir düşünün! Ve artık çocuğunuzun hissetmesine her şeyden çok yoğunlaşın. Çocukluk aceleye getirilmez. Çocuk tertemiz duyguları sükunetle hissetmeli, doya doya hissetmeyi öğrenmelidir. Sürekli çocuklarımıza doğru davranış öğretmeye çalışmaktan, hissetmelerini önemsemez olduk. Makinalar yetiştiriyoruz!

Bir düşün bakalım: Belki doğru davranan ama duyguya önem vermeyen, hızlı yaşayıp fast food yerken duygularını da aynı hızda bitiren bir neslin sebebi tam olarak da sen olabilir misin?


Mustafa ÇOLAK
           TDT

20 Eylül 2017 Çarşamba

Baba Okula Gitmiiyyycem!

Anaokuluna başlayan bir çocukla babası arasındaki diyaloglar…
– Oğlum sana bir şey anlatayım mı? Ben senin gibi küçük bir çocukken hiç okula gitmek istemiyordum biliyor musun? Annem beni okula götürürdü, yol boyunca ağlardım. Okula girince de ağlardım. Sınıfta güç bela susardım. Annem pencerenin önünden ayrılırsa yine basardım yaygarayı. Pencereden sürekli beni izlerdi. On beş gün boyunca böyle devam etti.
– Sen çocuk muydun baba?
– Evet oğlum aynı senin gibiydim. Aynı senin gibi okula gitmeyi hiç istemezdim. Ama sonra ne oldu biliyor musun?
– Ne?
– Ben okula arkadaşlarıma alıştım. Annem artık pencereden bakmaz oldu. Ben de hiç ağlamaz oldum. Okulu çok sevmiştim.
– Gerçekten mi baba? Sonra ağlamadın mı hiç?
– Hiiiiç ağlamadım. Arkadaşlarıma alışınca her gün okula gitmek istedim.
***
– Bak güzel oğlum, okula gitmen gerekiyor. Etrafına bak, bütün çocuklar okula gidiyor. Bak herkes çantasını takmış, şu kızı gördün mü? Ooo, şuna bak şuna bak çantası örümcek adamlı.
– Benimki de Betmenli!
– Bence seninki daha güzel.
– Baba okula gitmiiyyycem!
– Akşam alacağız seni, parka gideceğiz, bisiklet süreceksiiiiin. Ama şimdi okula gitmen gerekiyor.
– Baba okula gitmiiyyycem!
***
– Baba, yarın okula gitcek miyim?
– Evet oğlum.
– Hayır gitmiiyyycem!
– Gideceksin.
– Gitmiiyyycem!
– Gideceksin.
 Baba gitmiiyyycem.
– Neden?
– Çünkü istemiyorum.
– Neden istemiyorsun?
– İstemiyorum.
***
– Baba ben yarın okula gitmiiyyycem!
– Gitmen gerekiyor güzel oğlum. Okula gidip okumayı öğreneceksin, yazmayı öğreneceksin. Kendi adını yazacaksın mesela. Babanın adını yazacaksın. Resimler çizeceksin, arkadaşların olacak. Onlarla faaliyetler yapacaksın. Oyunlar oynayacaksın. Ve bir sürü şey öğreneceksin. Ben her şeyi okulda öğrendim biliyor musun?
– Her şeyi mi?
– Okula bir alış var ya, o kadar güzel şeyler öğreneceksin ki şaşırırsın. Koşa koşa gelip bana anlatacaksın sonra. Her gün yeni şeyler öğreneceksin.
– Babaaa…
– Efendim oğlum?
– Ben var ya sabah yine ağlarım ha!
– Niye oğlum.
– Çünkü ben okula gitmek istemiyorum…
***
– Baba, ben yarın okula gitmiiiyyycem.
– Neden oğlum?
– …
– Neden gitmeyeceksin?
– Çünkü istemiyorum.
– Neden?
– İşte.
– Tamam da neden istemiyorsun?
– Çünkü bana kötü davranıyorlar.
– Kim?
– Öğretmenim.
– Aaa, ne yapıyor sana öğretmenin?
– Dövüyor. (Sinsice gülümsedin. Bu senin doğru söylemediğine işaretti.)
– Demek dövüyor. Gösteririm ben ona! Yarın oraya gelip ben de onu döveceğim. Nasıl dövermiş benim oğlumu? Öyle bir döveceğim ki görecek gününü!
– Babaaa!
– Efendim!
– Şaka yaptım şakaaaa…
– Şaka mı?
– Şaka yaptım baba öğretmenim beni çok seviyo.
– Eee, peki neden istemiyorsun oğlum o zaman gitmeyi?
– Orda çok insan var.
– Ne oluyor çok insan olunca?
– …
– Tanımadığın için sana yabancı geliyorlar. Bunu anlıyorum. Ben de çocukken tanımadığım insanlarla konuşmayı sevmezdim. Ama biraz zaman geçirince sevdiğin arkadaşların olacaklar. Onları görmek isteyeceksin. Hatta sana diyeceğim ki oğlum okula gitme bugün. Sen de hayır baba gitmek istiyorum diyeceksin. Çünkü arkadaşlarını özleyeceksin.
– Özlemiiicem.
– Tamam oğlum gel hadi satranç oynayalım.
– Babaaa…
– Efendim?
– Ben yarın okula gitmiiyyycem.
– …
***
– Baba okula gitmiiyyycem!
– Hadi oğlum giy üstünü bak geç kalıyoruz.
– Baba okula gitmiiyyycem!
– Suluğunu aldın mı? Bak unutacaksın yine.
– Baba okula gitmiiyyycem!
– Hadi oğlum bak annen seni bekliyor koş yanına, koş koş koş üstünü giy.
– Baba okula gitmiiyyycem!
– Oğlum… Çok konuştuk bu konuyu, dün de konuştuk, bak yeter artık sıktı bu konu.
– Baba okula gitmiiyyycem!
– Yürü dedim sana!!!
– …
*** 
– Babaaa… Ben yarın okula gitcek miyim?
– Evet oğlum.
– Peki ne zaman tatil?
– Dört gün sonra. 

(Sen de yenildin oğlum. Daha kötüsü yenilgiyi kabullenmek zorunda kaldın; “Okula gidecek miyim?” dedin. Sesinden, vereceğim cevaba koşulsuz itaat edeceğin anlaşılıyordu. Tecrübeli anne babalar buna alışmak diyorlar.)

Mustafa Çolak
edebifikir.com

17 Mart 2017 Cuma

Kör/ebeyim Suçüstü Yumdum G/özümü


Züleyha ÇAY şiiri...
Üşüten bir mum alevi gece
Daha sabaha kaç karanlık eklemeli ey adı yar olan ?
Afedersiniz… Adınız aşk diye sevmiştim.
Düşüşümü bilin diye gözlerinizin önünde yığıldım,
– ‘topla kendini , kan görmeden aşk olmaz ’ –dediniz.
Peki tutup yüreğimin mahrem köşelerinden,
kalkmayı öğretecek yar değil miydi isminiz?
Afedersiniz, ne de düşüncesizim, çünkü düşünce/sizdim…
Dört duvar derisi kavlamış dehlizlere (s)açılan rutubetli
hüznün kapı ardında küçük kız…
Islayıp serçe parmağını topluyorken içlenmelerini ,
örüklü dilinin kurdelaları hiç boylanamayacağım
paltonuzun iç cebinde mi gizli?
Lütfen pişirin içimde çöreklenen bu çare/sizliği, sizi taşıyorum!
Ağzı gevşemiş bir mahfi keseyken yürek, susuşunuz kadar çığırtkan,
yalnızlık boyu hafakan, söz gümüşü lutfedin gözlerime inen geceye.
Kördüm… Ve gördüm.
Ağlak mevsimlerin ısladığı eğreti taşlık manastırın kıyısına
çıkartıp asmışsınız içinizden arta kalanları.
Kendimi t/uzağınızda buldum.
Uzansam edebi uykulu bir düş(üş) ardınız.
Ardıma yürütsem hıçkırıkları,
size sırt çevirmek her adımda çift çelme.
Hem ne çok sakarım bilirsiniz, sizi de yanlışlıkla sevmiştim!
kör/ebeyim suçüstü yumdum gözümü…
Size yazmak mecazi fıtratların asil debdebesiydi,
üzgünüm, özendim.Uzun zamandı…
Yol iz yoktu. O zamanlar aşındı gönlümün felahının eşiği.
Gözlerinizin önüne döktüm tüm sağırlığınızı.
Kanım akmazdı , uğultum kesse nefesimin şakağını.
Özledim de… Gel(me)diniz.
Peki ya, saçımdan topuğuma yoklayan ölüm siz değil miydiniz ?
Afedersiniz…
Ben sizi üşüyorum. Elleriniz cebinizde ya hani,
merakındayım, siz, rüzgarın yari misiniz?
Gözlerimi bağladı ne çok tebdil-i suretiniz.
Evvel solumdan geçmişsiniz,
el yordamıyla seçilmiyor ki aşk, bilesiniz..
Gittiniz sonra… Ve lakin ‘‘özleyerek dönmek için’’ dediniz.
G/özlediniz ne çok, gel(e)mediniz..
Siz en çok (t)uzaktan (g)özlemeyi mi bilirsiniz?
Yine aşka bağlanmak üzre dilimi çözün!
Heveslerimden tutun kaldırın beni, nasıl olsa düşünce/sizim…
Düşümce siz.
Ah efendim bir bilseniz, içimde ne çok değer/sizsiniz!
Yağmur bahane, melekler sizin nazarınıza malik olmaya iniyor kente
Üsküdar’ın endamı kime sanıyorsunuz?
Baksanıza, aşkın çekincesinden peçesini iğneliyor Beykoz,
denizdeki aynalara göz süzerken siz.
Sözlerimi dize getirin, dergahınızda daim aşka talibim.
Defettim bariz isyanlarımı, dilimi üfledim de eşiğinize geldim.
Ben ki na-reften süzülen pejmürde bir derviş,
aşk adına yolu geceye vurdum.
Gece ki öz aşkın döşeğinde inzivada…
Tesbih tesbih çekiliyoruz aşk/la, otuzüç boncukta bir eksiksiniz!
Yan/sızım…
Heybemde kaybedeceğim hiç birşey’sizliğimle ,
çıplak ayak dolanıyorum mikâtınızda.
Ele verdim kendimi , ele vermeyin beni!
Gidecek yanım çok ancak, gözlerime Yusuf ‘un rayihasıyla
gömlek sürenim yok!
Yok mu ensar bir yürek?
Hayli kalabalık çaresizliğim, oysa bilin ki
ezelinden mahzun bir muhacir(d)im.
sağım..
solum..
önüm..
ardım.. aşk!
Yaradan’a işittirdim , kapıyı açın!
Aşkın vahyinde hicretinize geldim

29 Haziran 2016 Çarşamba

ÇİÇEKLİ ELBİSE

“Aldanış, insanın en büyük ihtiyacı” derdi hocam. Ne kadar da doğru söylemiş meğer. Zira insanın ihtiyacı olan bu aldanışın iradi olduğu yani insanın kendini kandırmaya meyyal olduğu apaçık. Çünkü insan yenildiğini kabul etmek istemez, kendi kötü hallerinin şahidi olmaksa hiç istemez. Bu sebeple kendini görmek istediği gibi görür ki işte buna biz kendini aldatma ya da kendinin körü olma hali diyoruz.
Varlığımızı devam ettirmek, kişisel tatminlerimizi sağlamak için yolumuz bir şekilde aldanış sokağına sapıyor. Yoldaki trafik işaretleri aldanış sokağını çıkmaz yol olarak gösterse de biz yine de o sokağa dalıyoruz, hem de isteyerek… İşte mesele burada, insan ölüme doğru bir varlık ve bu ölüme doğru gidişini görmezlikten gelmekle kendini görevli hissediyor. Hissediyor çünkü ruhunun değil nefsinin sözünü dinliyor. Ham sesi yani…
Bütün bu düşünceler Eşik Yayınları’ndan Çıkan Çiçekli Elbise kitabının marifeti… Ama önce Edebifikir’den bahsetmem gerekiyor. Çünkü Çiçekli Elbise kitabı, Edebifikir sitesinde yayımlanan öykülerden bir seçki. Yayınladıkları telif ürünlerle Türkiye’deki hayatın, edebiyatın, sanatın soluklarını hissettirmeyi amaç edinmiş bir site Edebifikir. 2010 yılında beri de yayında. Her gün, can yakıcı meselelerde kurşundan kelimeleriyle ve modern hayatın mekanik, bön, kravatlı dünyasına keskin bir kahkaha ile saldırıyorlar.
Edebiyat ve düşüncenin pek çok türünde yayın yapan Edebifikir sitesi 5 yıl boyunca sitede yayımladıkları öykülerden bir seçki ile okurlarının karşısına çıktı. Kitapta 14 yazardan toplamda 32 öykü bulunuyor.
Kitap Mehmet Erikli’nin “Cebi Deli Tarık” isimli öyküsüyle açılıyor ama öncesinde seçkiye bir giriş yazılmış. Sulhi Ceylan giriş yazısında Edebifikir’in yola çıkışını şöyle anlatıyor: “Rahat ol” da duran tüm zihinlerin harekete geçirilmesi için bir sözün yeterli olduğunu biliyorduk. Sözün gücünün mihrakı olmak ve edebiyat vadisinin ateş hattında yel değirmenleri ile değil rüzgârın önünde set olunabileceğini iddia edenlere karşı bir duruş geliştirdik. Hikâye, şiir, deneme, eleştiri ve haykırış metinleriyle sesimize ses aradık.”
Mehmet Erikli, kitabın ilk öyküsü olan “Cebi Deli Tarık” da mahallenin haytası Tarık’ın akıllara zarar öyküsünü anlatıyor. Öykünün, okuyucuları içeni çeken giriş cümlesi şöyle: “Cebi Deli Tarık, o çok sevdiği pilavcıyı bıçakladığında yirmi iki yaşındaydı.” Kitap, Davut Bayraklı, Kerim Kolat, Ömer Can Coşkun, Emrah Mete, Celal Kuru, Muhammet Emin Oyar, Mükerrem Mete, Abdullah Karaca, Mehmet Raşit Küçükkürtül, Mustafa Çolak, Sulhi Ceylan, Samet Çıldan ve son olarak da İbrahim Halil Aslan’ın öyküsüyle devam ediyor.
Kitaba ismini veren küçürek öyküyü ise Mehmet Raşit Küçükkürtül yazmış. İnsanın etrafında gerçekleşen olaylara umarsız bakışını yansıttığı öyküsünde nedense insanın tanımını da görüyoruz sanki: İnsan, sadece istediğini görendir.
Kitaptaki bir diğer öykü ise Mustafa Çolak’ın “Hiçbir Şeyin Hikâyesi”. Çolak, başı ve sonu belli olmayan, uyumadan önce okunacak bir öyküyle kitapta yerini almış. Okurlarına adeta ortada hiçbir şey yokken de öykü yazılabileceğini kanıtlıyor ve şöyle diyor: “Eğlenceli gençlerden sıkıldık, ‘sıkıcı’ gençler arıyoruz. Benimle sürüden ayrılmaya var mısınız?”
Birbirinden ilginç 32 öyküyü kapsayan Çiçekli Elbise kitabı raflardaki yerini aldı ve okurlarını bekliyor.
Serdar KOCABAŞ
kaynak: kitaphaber.com.tr

6 Eylül 2014 Cumartesi

KOMİK, BASİT, ÇOCUKÇA


Hayatımın her evresinde ne zaman dönüp arkama baktıysam geçmişimi komik, basit ve çocukça buldum. Beş-on yıl sonra da şuan ki halimi komik, basit ve çocukça bulacağım. Ölürken de demek ki tüm yaşamımı komik, basit ve çocukça bulacağım.
***
Hayatıma girip çıkanlar hiçbiri bir anlam ifade etmiyor. Düşündüğümde, içimde herhangi bir duygu uyanmıyor. Bugüne kadar yazdığım tüm şeyler de öyle. Sokaklar, otobüsler, yollar, karanlık sessizlik de boş ve gereksiz.
***
Aidiyetmiş tüm mesele. Kendini bir yere, bir yuvaya ait hissedebilmek. Ve görev bilinci… Görevimizi ifa etmek. Tüm mesele bu.
Evden camiye gidip gelen ihtiyarlar… Meğer ne çok şeyin farkındalarmış.



Mustafa ÇOLAK
   edebifikir
 

3 Ocak 2014 Cuma

SARIMSAK KOKUSU


Ölümsüzlük zannıyla yaşadığım tüm günlerin derin acısını içimde ağır bir kaya gibi taşıyorum. Ara ara kalbime düşüveren ölüm gerçeği; nehir kıyısında otururken beklenmedik bir şeyin su üzerinde salına salına gelip önümden akıp gitmesi gibi bir şey… Onu o nehre atan kim? Ve neden önümde durmuyor da geçip gidiyor?
Çok sıkılıyorum, çok düşünüyorum ve görmezden gelerek yaşamaya devam ediyorum. Sonra diyorlar ki neden yazmıyorsun? Çünkü yazmak; görmektir.
Önüme boş bir defter ve kalem bırakanlara minnettar kalırken, o defter ve kalemi bir köşeye kaldırmaktan da rahatsız olmuyorum. Boş defter ve kalem biriktirmek, sanırım defter doldurmaktan daha akıllıca. Çünkü geçmişini tükenmez kalemle yazdıysan; bir gün üzerine çizgi çeksen de yazdıkların okunacaktır. Okunmaz hale getirmek için üşenmeden karalamalısın. Bu çok yorucu. Kurşun kalemle yazarsan da, sildiğinde yine izi kalır. Ve defter çok yıpranır. Yıpranmış defterlerimin çokluğundandır belki boş defterler biriktirme arzum. Artık istiyorum ki bu defterler hiç dolmasın. Dolmasın ki, bildiklerimle dalga geçerek sürdürdüğüm yaşamıma devam edebileyim.
Sıradanlığım yazılmaya değer değil, yazılmaya değer olanlarsa sadece sıradan olanlar. Ancak yine de yazmak istiyorum. Hiçbir defteri doldurmadan yazabilirim mesela. Yeni bir başlangıç yapmak ve başka bir deftere geçmek çok çekici... Sonra yine, yeniden… Her yazmak istediğimde yeni bir defter açmalıyım. Kesinlikle bu!
Yazmak, yapılması gerekenleri göze alamayanların işi. Seni bekleyen onca şey varken rüzgarın sesini dinlemeyi tercih ediyorsan ya da bir kedinin o küçücük delikten geçişini ilgiyle seyrediyorsan, çöp kovalarını karıştıran eli yüzü pis adamlara gözün takılıyorsa veya mimarisi çarpık yapılar durduk yere seni rahatsız ediyorsa yazıyorsundur.
Çünkü içinde, her derde deva sarımsak gibi bir ruhun var. Soyulduğunda çok kötü kokmasına rağmen, özünde büyük hazineler barındırır. Kokuya bir müddet katlanabileceksen sarımsağı soymalısın. Eğer bu seni rahatsız ediyorsa, daha çok defter eskiteceğe benziyorsun.


Mustafa ÇOLAK
   edebifikir

21 Aralık 2013 Cumartesi

OTOBİYOGRAFİ






Düşündü
Yoruldu
Yavaşladı
Oturdu
Baktı
Durdu
Tekrar baktı
Konuşmadı
Kalktı
Yürüdü
Uzaklaştı
Gitti
Titredi
Hıçkırdı
Ağladı
Güldü
Kahkaha attı
Sustu
Başını önüne eğdi
“Olmaz” dedi
Oldu
Telefon çaldı
Konuştu
Bilmedi
Bilmek istedi
Bilemedi
Denileni yaptı
Uydu
Uyudu
Uyuttu
Kendini kandırdı
Kaçtı
Kaçmak sandı
Kaçamadı
Hep ensesinde hissetti
Dinledi
Anlar gibi oldu
Anlamadı
Diz çöktü
Elini tuttu
Teslim oldu
Bitti mi?
Bitmedi
Yeniden başladı
Düşündü
Yoruldu
Yavaşladı
Oturdu
Mustafa ÇOLAK

                                                                         edebifikir
 

13 Haziran 2013 Perşembe

GEREKSİZ BİR YAZI

Kafamı kaldırıp bakmamalıyım olanlara. Eğer bakarsam dururum. Durduğumdaysa akış beni götürmek için zorlar. Bu kez irademle değil, akışın iradesiyle gitmeye devam ederim ki; bu da benim için ölümden beter olur. İrade, isteklerinden vazgeçmek değil, onları kontrol edebilmektir.
Hayatımın anlamını sorgulamaktan yorulduğum şu zamanlarda, noktalarla virgüller arasındaki harflere takılı kalıyor gözüm. Harflerin yerlerini değiştirsem aralarında hiçbir ahenk yok. Bir araya düzenli şekilde geldiklerinde bir anlama kavuşuyorlar. İç dünyanın düzensizliğini bile düzenli hale getirmeden anlatamazsın. Düzenli şekilde anlattıklarında düzenli olduğu için iç dünyanı yansıtamaz.
Fakat onlara asıl anlamı veren nokta ve virgüller. Nokta yerine virgül koyarsam hiç olmaz. İşte hayat da tam olarak böyledir. Yanlış yerlerde yanlış geçişler yapmamalısın. Bir düzen içinde yaşamalısın ki, hayatın anlamlı olsun.
Klavye üzerinde bir o harfe bir bu harfe gidip gelirken parmaklarım, siyah üzerinde beyazın gücünü görmeye başlıyorum yavaş yavaş ve az da olsa karanlıkta belli belirsiz şekiller çizen beyazlıklar umut salık veriyor bana. Küçük aydınlıklar, büyük karanlıkları yok ediyor.
Bu arada saat ilerliyor. Saat kolumda ilerliyor. Zaman, sürekli dönüp duran bir aletle sınırlı kalıyor. Ben tüm olanların dışındayım.
Bir yerlerden bir yerlere belli amaçlar doğrultusunda gidip geliyorum sürekli, insanlarla iletişime geçiyor ve gereksiz iletişimin yorgunluğunu duyumsuyorum. Gereklilik kime göre, neye göre? Anlayamıyorum.
Bu aralar çevremde insanlar çatışıyor, insanlar yaralanıyor ve hatta ölüyorlar. Sorsam onlar da bir amaç için bunları yaptıklarını söyleyecekler. Fakat eminim ki kimse amacının gereksizliğinin farkında değil. Amaçları gereksiz olduğu gibi varlıkları da gereksiz. İnsan, varlığını anlamlandıramadığı sürece gereksizdir.
Ölümü çokça düşünür oldum ve intiharın kurtuluş olduğunu sananlara bir de müjdem var: Öldüğünüz üzere dirileceğiniz için eğer kendinizi asarak öldürdüyseniz; boynunuzu sıkan bir ipin acısıyla, başınıza silah sıktıysanız; kurşunun beyninize girdiğinde duyulan anlık acının sürekli olanıyla, yüksek bir yerden atladıysanız; yere çarpma anınızdaki tüm kemiklerinizin parçalanma sızısıyla binlerce yıl geçireceksiniz. Ve intihar etme sebebiniz yanı başınızda olacak. İntihar kurtuluş değil, şikayet ettiğin acıyı binlerce kat artırmaktır.
Yapmam gereken tek şey sabırla ölümü beklemek. Bu anlamda geç kalan sevgiliyi otobüs durağında sabırsızlıkla bekleyen bir gençten farkım yok.
Ben cümle içindeki dolaylı tümlecim. Özneyle birlikte yükleme “nereye, nerede, nereden, kime, kimde, kimden” sorularını sorarsanız beni bulursunuz. Özne veya yüklem olanlara bir sözüm yok. Ne de olsa bu bir tercih değil, kural meselesidir. Yani ki bir dolaylı tümleç, ben artık özne olmak istiyorum diye bas bas bağırsa da olamaz. O, dolaylı tümleç olarak gelmiştir ve öyle de gidecektir.

Mustafa ÇOLAK
   edebifikir

25 Mayıs 2013 Cumartesi

EVLİLİĞİN DİYALEKTİĞİ - 3


 

22-  Alışkanlık hayal gücünü öldürür, evlilikse alışkanlıkları öldürür. Dolayısıyla evlilik, hayal kurma yetini kuvvetlendirir. Her şeyden önce bir hayalle başlayan evlilik yolculuğunda hayal kurma eğilimin evlendikten sonra da bir ömür devam edecektir.

 
23-  Evli insan evinin anahtarını sürekli kaybedendir. Ya da yanına almayı unutandır. Evlilik insanı dalgınlaştırır. Bu dalgınlık aslında evde kendini bekleyen biri olduğunu bilmenin verdiği güven duygusundan kaynaklanır. Bekar insan anahtarına sıkı sıkı sarılır. Çünkü unuttuğunda kapıda kalacaktır. Aslında evlilik, başlı başına anahtardır.


24-  Asla uyum sağlayamayacağın şu insanlar ve onlara bağlı adına yaşam denilen gereksiz olaylar dizisinden bir an dahi olsun uzaklaştığını hissettiğinde yazmaktan başka ne yapabilirsin? Cevap: Evlenebilirsin.


25-  İnsan hiçbir işini tam olarak tamamlayamaz. Hep yarım bırakır. Tamamladığını sanıyorsa bu onun eksikliğini gösterir. Böylece farkında olmadan yaşamı da yarım bırakılmıştır, kendi de. Evlilik de tamamlanmak değildir. Tamamlanmaya doğru bir basamak daha çıkmaktır.


26-  Evlilikte her şeyin karşılıklı olduğunu ve bu nedenle evliliğin tamamen çıkar ilişkisi olduğunu düşünerek evlenmeyi reddeden kişi! Şunu bilmelisin: Evlenip de bir insan için bazı şeylerden feragat etmek benine çok zor geldiğinden, çıkarın için evlenmiyorsun. Sen tam bir çıkarcısın.

 
27-  Her dediğini yanlış anlayıp, her hareketine farklı manalar katan insanlar olmuştur mutlaka çevrende. Evlilikte de durum bundan farklı olmayacak belki. Fakat unutma, kimse kimseyi derinlemesine anlayamaz. Hepimiz birbirimizi anlayacak olsaydık, bu kadar çok insana gerek olmazdı.


28-  Bugüne kadar yaşadığın hayatla en iyi senaryo dalında ödüle layık görülmen gerektiğini düşünüyorsan yapman gereken tek şey evlenmek.
 

29-  İnsan, duygularını tanımadığı, tanımlayamadığı ölçüde duygularını hakkıyla yaşar. Ne kadar kendinin profesyoneli olduysan, yaşadıkların o kadar anlamsızlaşacaktır. Ve kendini çözümlemeye çalışmaktan vazgeçmektir evlilik. Şairin mısraına kulak ver: “Nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi”
 
 

Mustafa ÇOLAK

   edebifikir

11 Mayıs 2013 Cumartesi

EVLİLİĞİN DİYALEKTİĞİ - 2

 
 
13. Evli bir erkek yolda, sokakta, otobüste, uçakta gördüğü bir başka evli erkeği gözlerinden tanır. Derinlerindeki ağırlık hepsinde aynıdır. Ya da şöyle diyelim; yaşı kaç olursa olsun evli insan bu hayatta liseliyse, bekar insanın kralı ilkokul beşinci sınıftır.
 
14. Bekâr ve derin düşünen bir insan kendini diğerlerinden farklı konumlandırırken, herkes tanımlamasının içine girdiğinin ayrımına varmaz. Evli adam filozof da olsa herkestir ve elindeki ekmek poşeti bu halin bilincinde olmayı sağlar.

15. Bu arada hayat, düşüp kalkmalardan ibarettir. Kendini, kendi ensenden tutup kaldırmaya mecalin var mı? Cevabın hayır ise evlenmelisin. Şu an sana bir yol gösteriyorum. İşte tam orada seni bekliyor. Fakat ne fayda... Git, yürü, gör ve öğren. Aksi taktirde bu yazılanları acımasızca okuyup gülerken bulacaksın kendini.

16. Bir bebeğin anne karnında şekillenmesine gün gün tanıklık etmek kadar insana şefkat duygusunu hatırlatan bir başka duygu yoktur. Ve günü yaklaştıkça o bebeğin doğumunu sabırsızlıkla beklemekten daha heyecan verici bir tecrübeyi asla yaşayamazsın. Doğumla beraber anne ve baba da tekrar doğar hayata.

17. Bekârlık gümüşse evlilik altındır.

18. Kişinin ahlakını olumlu ya da olumsuz etkileyen en büyük faktör çevresidir. Kişinin en yakın çevresi ise eşidir. Kiminle evlendiğine çok dikkat et. Eşin seni, cennete veya cehenneme götürebilir.

19. Evli insan ‘açım’ demez, ‘aç mısın?’ der. ‘Yoruldum’ demez, ‘yoruldun mu?’ der… Hülasa evlilik, insanda benlik bırakmaz.

20. Kişi, herhangi bir beklentiyle evlenirse asla iflah olmaz. Evlilik en başta, beklentileri en aza indirmektir. Bir şeyler elde etmek için değil, bir şeyler feda etmek için evlendiğini sakın unutma!

21. Evliliği Demet Akalın’ın “Evli Mutlu Çocuklu” şarkısından ibaret sananlar büyük bir yanılgı içindedirler. Evli insan, hüznünü paylaşandır. Ve hüzün ise en çok yakışanıdır bize.

Mustafa ÇOLAK
     edebifikir

10 Mayıs 2013 Cuma

EVLİLİĞİN DİYALEKTİĞİ - 1

 
1. İnsan, dünya için artık yapacak hiçbir şeyi yoksa evlenir.

2. İnsan, hayatın anlamsızlığını, boşluğunu, saçmalığını, zırvalığını ve bilumum aptallıklarını damarlarında iyice hissettiği zaman evlenir.

3. Evlenen insanın bundan sonra yapacak çok işi vardır. Bugüne kadar almış olduğun hiçbir sorumluluk, evliliğin sorumluluğuyla kıyaslanamaz. Dolayısıyla evlilik, sen istesen de istemesen de seni hayata, hiç ölmeyecekmiş gibi sıkı sıkı tutunmak zorunda bırakır. Hayat kurtarır.

4. Evlenen insan, daha dün dünyanın döndüğünün farkında değilken, bugün dünyadan ve diğer tüm gezegenlerden daha hızlı dönmek zorunda olduğunu anlamıştır. Dairesel döngü insanın kendisini tamamlama yolunda en büyük gerçektir ve evli-bekâr ayırt etmez ancak bekâr insan ne kadar bunun farkında olduğunu sansa da değildir. Evli insanın bekârlardan ayrıldığı en büyük nokta da budur. Döngüsünü tamamlamakta ondan on kat daha hızlıdır.

5. Evlilik, askerlikten daha olgunlaştırıcı bir tecrübedir.

6. Evli bir erkek, kendisine adres soran sarışın turiste sadece gideceği adresi tarif eder.

7. Evli bir kadın, bir metre yanından habersizce geçen kişi kocası dahi olsa, kendisine seslenmediği sürece onu fark etmeyecek kadar diğer erkeklere karşı duyarsızdır.

8. Hakkı verilen evlilik aşkı öldürmez, gerçek aşkı öğretir.

9. Bekâr olup kara kara borcunu nasıl ödeyeceğini düşünen bir erkek vaktini çar çur eder. Fakat evli olup borcu için kafa yoran erkeğe cennetten birkaç köşk tahsis edilebilir.

10. Çocuğunu karnında taşıyan kadının attığı bir adımla, kız arkadaşlarıyla alışverişe giden bir kızın attığı adım arasında ne kadar derece farkı olduğunu varın siz düşünün.

11. Evlilik sükûnettir.

12. Evliliği tek kelimeyle en güzel şu söz tanımlar: Vakfetmek. Evli insan kendini vakfetmiştir.
 
Mustafa ÇOLAK
   edebifikir

14 Ocak 2013 Pazartesi

HAYATTAN ZEVK ALMAK GÜNAHTIR




Her şeyi, akıl ve kalp dâhil tam manasıyla her şeyi bir anda bırakıp uzaklara gitmek ne çekici bir söz! Ömrü boyunca özgürlüğü düşlemiş bir insanın, sevenlerine karşılık sevgi beslemek zorunda oluşuyla yüklendiği sayısız ödevler zincirini aniden koparıp, sorumluluk denen yorucu duygudan sonsuza dek azledilmek istemesi kadar normal bir şey olamaz.

Bu istek sadece hayalden ibarettir ve hayal olarak da kalması gerekir. Kurduğun hayalleri gerçek hayata dökmeye kalkarsan hayalin, gerçeğin g’sine varmadan yarı yolda ölecektir.

Düşünmeden ve planlamadan yaşamak istemenin sebebinin tembellik, sonucunun ise sefalet olduğu açık. İnsan sefalete ne kadar da düşkün! Ve düşünmeden yaşamayı isteyenlerin, genelde en çok düşünenler olması büyük tezat değil mi?

Esaret yorucudur. Hücre cezalısı bir mahkum, koğuşunda hiçbir iş yapmadan oturuyorsa da otuz senenin sonunda, özgür olup taş taşıyan hamaldan çok daha yorgun olacaktır. Başkalarının duygularıyla kaçınılmaz ilişkiler yumağı halinde kuşatılmış duygularımızın da zamanla yorgunluk duyması ve uzaklara kaçma isteği bundandır.

Yoğun hayat insana şunları söyletiyor: “Tüm işler çıkmaza girdi. İlerlemiyor.” İlerlemiyorsa durduğun yerde yapılacak işleri analiz et fakat yapma. Sadece izle. Hiçbir işe elini sürmesen de kıyamet kopmadığını göreceksin. Aslında hayatın ilerlemesi, bir yanılsamadan ibaret. Zaman ilerlemez, hiçbir şey ilerlemez. Saat durduğu yerde sadece döner. Dünya döner, gezegenler döner. Bir yerden bir yere gitmezler. İşte geldik gidiyoruz diye bir şey yok. Çünkü bir yere gittiğimiz yok. Sadece dönüyoruz ve dairemizi tamamlamakla mükellefiz, tıpkı her şey gibi. Dairenin sonunda başladığım noktaya geri döneceğim gün, kıyamet günümdür. Bu kadar.

Yorucu bir günün sonunda yazı yazmak için oturduğumda içimden gelen cümleler işte bunlardan ibaret. Zaten ne zaman yazmaya niyetlensem başladığım her konunun sonu, bu hayatın saçmalığı ve ölümün tüm ihtişamıyla var olduğunu söylemem ile noktalanıyor. Ölümün gerçek olduğu bir dünyada daha farklı bir mevzudan nasıl bahsedebilirim ki?

Öyleyse dinle beni: Hayattan zevk almak günahtır.


Mustafa Çolak
  edebifikir

22 Aralık 2012 Cumartesi

SICAK GÖLGELER



Mutasyona uğramış hayatlar yaşıyorum

Dönen her şeyin çapıyım

İç açılarımınsa toplamı sıfır

 

Kaçamak bakışlar altında ezilmişliğim

Ve heybeden sızan süt

Gölgelerim sıcak bir çay dumanı

Soğursam, çaresiz yalnızlık

 

Bileklerde sallanan bol kol saatleri

Zamanın değil, markanın ihtişamı

Şehrin azizleri kirletti ruhumu

 

Gündüz kafes… An ve sis

Gece nefes…  Al ve sus

 

Mustafa Çolak

5 Aralık 2012 Çarşamba

SES VE NEFES


-Abi ne zaman çıkacaksın?
-Nereye?
-Ferzan Bey’e.
-Öğleden sonra çıkacağım, siz Muhsin Bey’den gelen sipariş formlarını toparlayın. Hiçbir eksik kalmasın. Ferzan Bey yarın yurt dışına çıkıyor. Bana bak; tek bir eksik form kalırsa kıyıda köşede, sonra gelip de abi imzalanmadığından sipariş geçemedik, bilmem ne derseniz, kabul etmem! Adam bir hafta yok.
-Toparladık abi. Hazır.
-Tekrar bak, kontrol et. Ben toplantıya geçiyorum. Al telefon sende kalsın.
Masasının üzerinde evraklar yığılmıştı. Kendisinin yapacağı tek hamleye bakan bir ton firma ve bir ton yönetici vardı. Tek bir hatayla ekmek kapısını binlerce lira zarara sokabilirdi. Çok dikkatli olmalıydı. Yapacağı işleri tek tek not aldığı halde, gözden kaçırmış olabileceği işler olabilirdi. Tekrar tekrar yaptığı ve yapacağı her işi hızlıca kontrol etmeliydi. Zamanın buna yetmesi imkânsızdı ama yöneticilerine asla; “zaman yetmiyor” diye bir mazeret sunamazdı. Onun işi zamanı yetirmekti.
Alnında boncuk boncuk terler, yaptığı keskin hareketlerden sonra evrakların üzerine damlıyordu. Ofisin tek bir penceresi yoktu ve küçücük odada altı kişi çalışıyorlardı. Telefonlar susmuyor, gelip giden firma temsilcileri eksik olmuyordu. Bu boğucu ortamda düzenli, seri ve disiplinli çalışmak zorundaydı.
Bilgisayar başında kaydettiği belgeyi var gücüyle ararken bir an durdu. Zamanında yanlışlıkla kaydedip, silmeyi unuttuğu bir fotoğraftı onu durduran… Şimdi de yanlışlıkla açmıştı. Açtığı gibi de aklından tüm işler çıkıp gitmişti. Yer, zaman, kimlik hafızası bir anda adeta silinmişti. Durdu, durdu ve durdu… Öylece ekrana bakıyordu. Baktıkça farkında olmadan yüzünde tebessüm oluşuyor ve her saniye daha çok belirginleşiyordu.
“Alooo!” sesiyle irkildi. “Yemeğe çıkıyoruz, geliyor musun?”
“Ha… Yok… Siz çıkın. Ben sonra yiyeceğim.” Diyebildi. Ve herkes gidince arkalarından kapıyı kapatıp ekrana bakmaya devam etti. Aklına gelen delice fikir kalbinin hızla çarpmasına neden olmuştu. Bunca zaman sonra tekrar sesini duymak… Acaba?... Olur muydu?... Nasıl olurdu?
Aradı. Parmakları rakamların yerini hiç düşünmeden, kendinden hareket edip numarayı çevirivermişlerdi. Hayret etti. Bırak numarasını unutmayı, çevirirken teklememişti bile.
Ve o ses:
-Efendim.
-Alo.
-Efendim?
-Vedat ben.
-Vedat?
-Vedat… Vedat Keskin.
-Aaaa! Vedaat! Napıyorsun, nasılsın?
-İyi. Napim. Çalışıyorum. İşte… Sen?
-Aynı valla bildiğin gibi koşturmacaya devam…
-Aynı mı her şey?
-Aynı aynı hiçbir değişim yok. Sende ne var ne yok?
-Ben de öyle… Hep… Aynı yani…
-Hayırdır? Nereden esti böyle aramak?
-Hiç. Öyle. Ne bileyim. Merak ettim… Neler yapıyorsun?
-…………
-…………
-…………
-Bir ihtiyacın olursa her zaman arayabilirsin. Çok mutlu oldum aradığına.
-İhtiyacım oldukça ararım.
İki dakika konuştuktan sonra telefonu kapattı. Yaşamak için nefes almaya ihtiyacı vardı.
 

 
Tankut Tiran
   edebifikir