25 Mayıs 2013 Cumartesi

EVLİLİĞİN DİYALEKTİĞİ - 3


 

22-  Alışkanlık hayal gücünü öldürür, evlilikse alışkanlıkları öldürür. Dolayısıyla evlilik, hayal kurma yetini kuvvetlendirir. Her şeyden önce bir hayalle başlayan evlilik yolculuğunda hayal kurma eğilimin evlendikten sonra da bir ömür devam edecektir.

 
23-  Evli insan evinin anahtarını sürekli kaybedendir. Ya da yanına almayı unutandır. Evlilik insanı dalgınlaştırır. Bu dalgınlık aslında evde kendini bekleyen biri olduğunu bilmenin verdiği güven duygusundan kaynaklanır. Bekar insan anahtarına sıkı sıkı sarılır. Çünkü unuttuğunda kapıda kalacaktır. Aslında evlilik, başlı başına anahtardır.


24-  Asla uyum sağlayamayacağın şu insanlar ve onlara bağlı adına yaşam denilen gereksiz olaylar dizisinden bir an dahi olsun uzaklaştığını hissettiğinde yazmaktan başka ne yapabilirsin? Cevap: Evlenebilirsin.


25-  İnsan hiçbir işini tam olarak tamamlayamaz. Hep yarım bırakır. Tamamladığını sanıyorsa bu onun eksikliğini gösterir. Böylece farkında olmadan yaşamı da yarım bırakılmıştır, kendi de. Evlilik de tamamlanmak değildir. Tamamlanmaya doğru bir basamak daha çıkmaktır.


26-  Evlilikte her şeyin karşılıklı olduğunu ve bu nedenle evliliğin tamamen çıkar ilişkisi olduğunu düşünerek evlenmeyi reddeden kişi! Şunu bilmelisin: Evlenip de bir insan için bazı şeylerden feragat etmek benine çok zor geldiğinden, çıkarın için evlenmiyorsun. Sen tam bir çıkarcısın.

 
27-  Her dediğini yanlış anlayıp, her hareketine farklı manalar katan insanlar olmuştur mutlaka çevrende. Evlilikte de durum bundan farklı olmayacak belki. Fakat unutma, kimse kimseyi derinlemesine anlayamaz. Hepimiz birbirimizi anlayacak olsaydık, bu kadar çok insana gerek olmazdı.


28-  Bugüne kadar yaşadığın hayatla en iyi senaryo dalında ödüle layık görülmen gerektiğini düşünüyorsan yapman gereken tek şey evlenmek.
 

29-  İnsan, duygularını tanımadığı, tanımlayamadığı ölçüde duygularını hakkıyla yaşar. Ne kadar kendinin profesyoneli olduysan, yaşadıkların o kadar anlamsızlaşacaktır. Ve kendini çözümlemeye çalışmaktan vazgeçmektir evlilik. Şairin mısraına kulak ver: “Nasıl da sevdim ne iştir bilmeden sevmeyi”
 
 

Mustafa ÇOLAK

   edebifikir

11 Mayıs 2013 Cumartesi

EVLİLİĞİN DİYALEKTİĞİ - 2

 
 
13. Evli bir erkek yolda, sokakta, otobüste, uçakta gördüğü bir başka evli erkeği gözlerinden tanır. Derinlerindeki ağırlık hepsinde aynıdır. Ya da şöyle diyelim; yaşı kaç olursa olsun evli insan bu hayatta liseliyse, bekar insanın kralı ilkokul beşinci sınıftır.
 
14. Bekâr ve derin düşünen bir insan kendini diğerlerinden farklı konumlandırırken, herkes tanımlamasının içine girdiğinin ayrımına varmaz. Evli adam filozof da olsa herkestir ve elindeki ekmek poşeti bu halin bilincinde olmayı sağlar.

15. Bu arada hayat, düşüp kalkmalardan ibarettir. Kendini, kendi ensenden tutup kaldırmaya mecalin var mı? Cevabın hayır ise evlenmelisin. Şu an sana bir yol gösteriyorum. İşte tam orada seni bekliyor. Fakat ne fayda... Git, yürü, gör ve öğren. Aksi taktirde bu yazılanları acımasızca okuyup gülerken bulacaksın kendini.

16. Bir bebeğin anne karnında şekillenmesine gün gün tanıklık etmek kadar insana şefkat duygusunu hatırlatan bir başka duygu yoktur. Ve günü yaklaştıkça o bebeğin doğumunu sabırsızlıkla beklemekten daha heyecan verici bir tecrübeyi asla yaşayamazsın. Doğumla beraber anne ve baba da tekrar doğar hayata.

17. Bekârlık gümüşse evlilik altındır.

18. Kişinin ahlakını olumlu ya da olumsuz etkileyen en büyük faktör çevresidir. Kişinin en yakın çevresi ise eşidir. Kiminle evlendiğine çok dikkat et. Eşin seni, cennete veya cehenneme götürebilir.

19. Evli insan ‘açım’ demez, ‘aç mısın?’ der. ‘Yoruldum’ demez, ‘yoruldun mu?’ der… Hülasa evlilik, insanda benlik bırakmaz.

20. Kişi, herhangi bir beklentiyle evlenirse asla iflah olmaz. Evlilik en başta, beklentileri en aza indirmektir. Bir şeyler elde etmek için değil, bir şeyler feda etmek için evlendiğini sakın unutma!

21. Evliliği Demet Akalın’ın “Evli Mutlu Çocuklu” şarkısından ibaret sananlar büyük bir yanılgı içindedirler. Evli insan, hüznünü paylaşandır. Ve hüzün ise en çok yakışanıdır bize.

Mustafa ÇOLAK
     edebifikir

10 Mayıs 2013 Cuma

EVLİLİĞİN DİYALEKTİĞİ - 1

 
1. İnsan, dünya için artık yapacak hiçbir şeyi yoksa evlenir.

2. İnsan, hayatın anlamsızlığını, boşluğunu, saçmalığını, zırvalığını ve bilumum aptallıklarını damarlarında iyice hissettiği zaman evlenir.

3. Evlenen insanın bundan sonra yapacak çok işi vardır. Bugüne kadar almış olduğun hiçbir sorumluluk, evliliğin sorumluluğuyla kıyaslanamaz. Dolayısıyla evlilik, sen istesen de istemesen de seni hayata, hiç ölmeyecekmiş gibi sıkı sıkı tutunmak zorunda bırakır. Hayat kurtarır.

4. Evlenen insan, daha dün dünyanın döndüğünün farkında değilken, bugün dünyadan ve diğer tüm gezegenlerden daha hızlı dönmek zorunda olduğunu anlamıştır. Dairesel döngü insanın kendisini tamamlama yolunda en büyük gerçektir ve evli-bekâr ayırt etmez ancak bekâr insan ne kadar bunun farkında olduğunu sansa da değildir. Evli insanın bekârlardan ayrıldığı en büyük nokta da budur. Döngüsünü tamamlamakta ondan on kat daha hızlıdır.

5. Evlilik, askerlikten daha olgunlaştırıcı bir tecrübedir.

6. Evli bir erkek, kendisine adres soran sarışın turiste sadece gideceği adresi tarif eder.

7. Evli bir kadın, bir metre yanından habersizce geçen kişi kocası dahi olsa, kendisine seslenmediği sürece onu fark etmeyecek kadar diğer erkeklere karşı duyarsızdır.

8. Hakkı verilen evlilik aşkı öldürmez, gerçek aşkı öğretir.

9. Bekâr olup kara kara borcunu nasıl ödeyeceğini düşünen bir erkek vaktini çar çur eder. Fakat evli olup borcu için kafa yoran erkeğe cennetten birkaç köşk tahsis edilebilir.

10. Çocuğunu karnında taşıyan kadının attığı bir adımla, kız arkadaşlarıyla alışverişe giden bir kızın attığı adım arasında ne kadar derece farkı olduğunu varın siz düşünün.

11. Evlilik sükûnettir.

12. Evliliği tek kelimeyle en güzel şu söz tanımlar: Vakfetmek. Evli insan kendini vakfetmiştir.
 
Mustafa ÇOLAK
   edebifikir

14 Ocak 2013 Pazartesi

HAYATTAN ZEVK ALMAK GÜNAHTIR




Her şeyi, akıl ve kalp dâhil tam manasıyla her şeyi bir anda bırakıp uzaklara gitmek ne çekici bir söz! Ömrü boyunca özgürlüğü düşlemiş bir insanın, sevenlerine karşılık sevgi beslemek zorunda oluşuyla yüklendiği sayısız ödevler zincirini aniden koparıp, sorumluluk denen yorucu duygudan sonsuza dek azledilmek istemesi kadar normal bir şey olamaz.

Bu istek sadece hayalden ibarettir ve hayal olarak da kalması gerekir. Kurduğun hayalleri gerçek hayata dökmeye kalkarsan hayalin, gerçeğin g’sine varmadan yarı yolda ölecektir.

Düşünmeden ve planlamadan yaşamak istemenin sebebinin tembellik, sonucunun ise sefalet olduğu açık. İnsan sefalete ne kadar da düşkün! Ve düşünmeden yaşamayı isteyenlerin, genelde en çok düşünenler olması büyük tezat değil mi?

Esaret yorucudur. Hücre cezalısı bir mahkum, koğuşunda hiçbir iş yapmadan oturuyorsa da otuz senenin sonunda, özgür olup taş taşıyan hamaldan çok daha yorgun olacaktır. Başkalarının duygularıyla kaçınılmaz ilişkiler yumağı halinde kuşatılmış duygularımızın da zamanla yorgunluk duyması ve uzaklara kaçma isteği bundandır.

Yoğun hayat insana şunları söyletiyor: “Tüm işler çıkmaza girdi. İlerlemiyor.” İlerlemiyorsa durduğun yerde yapılacak işleri analiz et fakat yapma. Sadece izle. Hiçbir işe elini sürmesen de kıyamet kopmadığını göreceksin. Aslında hayatın ilerlemesi, bir yanılsamadan ibaret. Zaman ilerlemez, hiçbir şey ilerlemez. Saat durduğu yerde sadece döner. Dünya döner, gezegenler döner. Bir yerden bir yere gitmezler. İşte geldik gidiyoruz diye bir şey yok. Çünkü bir yere gittiğimiz yok. Sadece dönüyoruz ve dairemizi tamamlamakla mükellefiz, tıpkı her şey gibi. Dairenin sonunda başladığım noktaya geri döneceğim gün, kıyamet günümdür. Bu kadar.

Yorucu bir günün sonunda yazı yazmak için oturduğumda içimden gelen cümleler işte bunlardan ibaret. Zaten ne zaman yazmaya niyetlensem başladığım her konunun sonu, bu hayatın saçmalığı ve ölümün tüm ihtişamıyla var olduğunu söylemem ile noktalanıyor. Ölümün gerçek olduğu bir dünyada daha farklı bir mevzudan nasıl bahsedebilirim ki?

Öyleyse dinle beni: Hayattan zevk almak günahtır.


Mustafa Çolak
  edebifikir

22 Aralık 2012 Cumartesi

SICAK GÖLGELER



Mutasyona uğramış hayatlar yaşıyorum

Dönen her şeyin çapıyım

İç açılarımınsa toplamı sıfır

 

Kaçamak bakışlar altında ezilmişliğim

Ve heybeden sızan süt

Gölgelerim sıcak bir çay dumanı

Soğursam, çaresiz yalnızlık

 

Bileklerde sallanan bol kol saatleri

Zamanın değil, markanın ihtişamı

Şehrin azizleri kirletti ruhumu

 

Gündüz kafes… An ve sis

Gece nefes…  Al ve sus

 

Mustafa Çolak

5 Aralık 2012 Çarşamba

SES VE NEFES


-Abi ne zaman çıkacaksın?
-Nereye?
-Ferzan Bey’e.
-Öğleden sonra çıkacağım, siz Muhsin Bey’den gelen sipariş formlarını toparlayın. Hiçbir eksik kalmasın. Ferzan Bey yarın yurt dışına çıkıyor. Bana bak; tek bir eksik form kalırsa kıyıda köşede, sonra gelip de abi imzalanmadığından sipariş geçemedik, bilmem ne derseniz, kabul etmem! Adam bir hafta yok.
-Toparladık abi. Hazır.
-Tekrar bak, kontrol et. Ben toplantıya geçiyorum. Al telefon sende kalsın.
Masasının üzerinde evraklar yığılmıştı. Kendisinin yapacağı tek hamleye bakan bir ton firma ve bir ton yönetici vardı. Tek bir hatayla ekmek kapısını binlerce lira zarara sokabilirdi. Çok dikkatli olmalıydı. Yapacağı işleri tek tek not aldığı halde, gözden kaçırmış olabileceği işler olabilirdi. Tekrar tekrar yaptığı ve yapacağı her işi hızlıca kontrol etmeliydi. Zamanın buna yetmesi imkânsızdı ama yöneticilerine asla; “zaman yetmiyor” diye bir mazeret sunamazdı. Onun işi zamanı yetirmekti.
Alnında boncuk boncuk terler, yaptığı keskin hareketlerden sonra evrakların üzerine damlıyordu. Ofisin tek bir penceresi yoktu ve küçücük odada altı kişi çalışıyorlardı. Telefonlar susmuyor, gelip giden firma temsilcileri eksik olmuyordu. Bu boğucu ortamda düzenli, seri ve disiplinli çalışmak zorundaydı.
Bilgisayar başında kaydettiği belgeyi var gücüyle ararken bir an durdu. Zamanında yanlışlıkla kaydedip, silmeyi unuttuğu bir fotoğraftı onu durduran… Şimdi de yanlışlıkla açmıştı. Açtığı gibi de aklından tüm işler çıkıp gitmişti. Yer, zaman, kimlik hafızası bir anda adeta silinmişti. Durdu, durdu ve durdu… Öylece ekrana bakıyordu. Baktıkça farkında olmadan yüzünde tebessüm oluşuyor ve her saniye daha çok belirginleşiyordu.
“Alooo!” sesiyle irkildi. “Yemeğe çıkıyoruz, geliyor musun?”
“Ha… Yok… Siz çıkın. Ben sonra yiyeceğim.” Diyebildi. Ve herkes gidince arkalarından kapıyı kapatıp ekrana bakmaya devam etti. Aklına gelen delice fikir kalbinin hızla çarpmasına neden olmuştu. Bunca zaman sonra tekrar sesini duymak… Acaba?... Olur muydu?... Nasıl olurdu?
Aradı. Parmakları rakamların yerini hiç düşünmeden, kendinden hareket edip numarayı çevirivermişlerdi. Hayret etti. Bırak numarasını unutmayı, çevirirken teklememişti bile.
Ve o ses:
-Efendim.
-Alo.
-Efendim?
-Vedat ben.
-Vedat?
-Vedat… Vedat Keskin.
-Aaaa! Vedaat! Napıyorsun, nasılsın?
-İyi. Napim. Çalışıyorum. İşte… Sen?
-Aynı valla bildiğin gibi koşturmacaya devam…
-Aynı mı her şey?
-Aynı aynı hiçbir değişim yok. Sende ne var ne yok?
-Ben de öyle… Hep… Aynı yani…
-Hayırdır? Nereden esti böyle aramak?
-Hiç. Öyle. Ne bileyim. Merak ettim… Neler yapıyorsun?
-…………
-…………
-…………
-Bir ihtiyacın olursa her zaman arayabilirsin. Çok mutlu oldum aradığına.
-İhtiyacım oldukça ararım.
İki dakika konuştuktan sonra telefonu kapattı. Yaşamak için nefes almaya ihtiyacı vardı.
 

 
Tankut Tiran
   edebifikir