16 Kasım 2012 Cuma

KARGA KOVUCULARA


Bunalım sayfalarda güzeldir. Gerçek hayat bunalımı kaldıramayacak kadar hafiftir.

Ne kadar bunalımda olduğunu zannetsen de eğer bu zamana kadar intihar etmediysen, bu, her zaman hayatı yaşanmaya değer bulduğundandır.

Hayatla dalga geçen ve her fırsatta hayatın saçmalığına dem vuran insanlara baktığımda bunu sadece yazılarında veya bazı konuşmalarında yaptıklarını görürüm. Yaşamları, küçümsedikleri diğer insanların yaşamlarından farksızdır. Hatta kendileri daha da gömülmüşlerdir yaşam oyuğunun içine. Karşı çıktıkları tüm sistemlerin köleleridirler. İnsan kendini kandırmayı ne çok seviyor! Ve insan, tutunamadım diye diye hayata bir yerlerinden tutunmak için ne çok çaba sarf ediyor!

Tüm bu vaveylâlardan sonra şöyle bir etrafıma göz gezdirince, gece yarısı bir mezarlığın kenarında çöküp kalan erkeğin gözlerindeki hüzün, söylemek istediklerimi hissettirdi bana. Anlarım; söz dinlenmez ve söylenemez, söz sadece hissedilir.

Yaşamdan herkes farklı şekilde tat alır. Akşam üzeri ıssız bir tren garında yalnızlığını damarlarında gezindirip mısralar düşen adamla, elindeki poşetle kendisini üç çocuğun beklediği eve ekmek götüren adam arasında hayatın içindelik-dışındalık noktasında hiçbir fark yoktur. İkisi de kendi hayatlarının tam ortasında yerlerini almışlardır.

Önemli olan, zaman kavramının, iki adamı da derinden acıtmasıdır. Zamanın geçişini belli bir tecrübeyle kavramış insan, kendini yaşama teslim etmiş insandır. Bunu kavramadan önceki dilim, mücadele dönemi, sonraki dilim, tam manasıyla teslimiyet dönemidir. Zaman, kendisini anlayan insana çok şey öğretir!

Karga kovucu gibi çevremdekileri yakınıma yanaştırmadığım, bunalımı son haddinde yaşadığımı ve benden ötesini kimselerin yaşayamayacağını zannettiğim o gülünç yıllar da bana çok şey öğretmiştir mutlaka. Fakat şu an onlara gülünç dememin sebebi, zamanın akışını izlemeyi öğrenmiş olmamdır.

Kendini karanlık odalara hapsedip, sigarasından çıkan şekilli dumanları seyreden bunalımkolikler şunu unuturlar: Hiçbir şeyden zevk almamak da bir zevktir ve tüm zevkler gibi geçicidir.

Bu hayatta hemen herkes kendi istekleri dışında yaşar. Çünkü yaşam, kendi isteğimiz dışında bize verilmiştir. O halde yaşamdan, senin isteklerini karşılamasını beklemenden daha saçma bir şey yoktur.

İnsan, hiç uyanmasa uykunun güzel bir şey olduğunu anlayamazdı.



Mustafa ÇOLAK
  edebifikir.com

12 Kasım 2012 Pazartesi

OKUMA NOTLARI

 
-Fernando Pessoa-
Birden, yapayalnız kalıyorum dünyada. Manevi bir çatının tepesinden seyrediyorum bütün bunları. Dünyada yalnızım.

Görmek, uzakta olmaktır. Açıkça görmek, durmaktır. Tahlil etmek, yabancılaşmaktır. İnsanlar bana değmeden geçiyor yanımdan. Etrafımda havadan başka şey yok. Kendimi o kadar tecrit edilmiş hissediyorum ki, üzerimdeki giysiyle aramdaki boşluğu bile algılıyorum.

Çocukluğuma dönüyorum, sırtımda gecelik, elimde doğru dürüst yanmayan bir kandil, kocaman, ıssız bir evde yürüyorum. Canlı gölgelerle kuşatılmışım -yalnızca gölge bunlar, donup kalmış mobilyaların, yanımdan yürüyen ışığın kızları.

Aynı gölgeler burada, güneşin altında da sarıyoru dört bir yanımı ne var ki sapına kadar gerçek insanlar bu seferkiler…

Huzursuzluğun Kitabı, S. 97-98

 
-Fernando Pessoa-
Bir roman kahramanı, okunmuş bir hayat olup çıktım. Hissettiğim her şey, sadece ve sadece (bütün çabalarıma rağmen), yazılmak üzere hissediliyor. Ne düşünürsem anında kelimelere dökülüyor, imgelere karışarak bozuluyor, belli ahenklere kavuşuyor, ne var ki o ahenkler de çoktan başka şeye dönüşmüş oluyor.

Kendimi durmadan silbaştan kurgulamaktan mahvoldum. Kendimi düşünmekten düşüncelerim haline geldim, ama artık ben değilim. Kendime iskandil salladım, sonra iskandili bırakıverdim elimden; ömrüm, derin miyim, değil miyim diye düşünmekle geçiyor, ama artık bakışlarımdan başka iskandilim yok, baş döndürücü bir kuyunun kara aynasında, kendi yüzümü gösteriyor bana bakışlarım, yüzü onu seyretmemi seyrediyor.

Huzursuzluğun Kitabı, S.196


-Fernando Pessoa-
Bazen hüzünlü bir hevesle, günün birinde, bir parçası olmayacağım bir gelecekte bu sayfaları beğenenler çıkarsa, nihayet beni “anlayan” birine, içinde doğup sevebileceğim gerçek bir aileye kavuşmuş olacağımı düşlerim. Ne var ki, doğmak şöyle dursun, o zaman çoktan ölmüş olacağım ben.

Günün birinde, yüzyılımızın oldukça büyük bir bölümünü yorumlamayı görev bildiğim –hatta doğuştan gelen bir özellik diyebilirim buna- ve bu işi herkesten iyi yaptığım anlaşılacak; ve gün, kendi zamanımda anlaşılamadığım, ne yazık ki kayıtsız ve soğuk insanların yaşadığım yazılacak, başıma gelenlere ah vah edilecek. Ve bütün bunları yazan kişi, kendi zamanında yaşayan ya da şimdi etrafımda olan benim gibi insanları anlayamamakla büyük bir günah işlemiş olacak. İnsanoğlu ancak, çoktan göçmüş dedelerinin işine yarayacak türden şeyler öğrenir. Hayatın gerçek kurallarını ancak ölülere belletmeyi biliriz.

Huzursuzluğun Kitabı

-Fernando Pessoa-
Razı olmak boyun eğmeyi ifade eder; öte yandan yenmek razı olmak demektir, dolayısıyla ucu yenilmeye çıkar. İşte bu yüzden her zaferle insan biraz daha bayağılaşır. Galipler, onları savaşmaya, zafere götürmüş olan yorulabilme yetisini, bugünün karşısında yitiriverirler. Hallerinden memnundurlar artık, oysa insan ancak bir şeye razı olursa, galiplerin zihniyetine sahip değilse memnuniyet duyabilir.

Yenmeyi bilenler, hiç yenmemiş olanlardır. Güçlü olan, kendi cesaretini durmadan kırabilendir. En iyisi, en soylusu vazgeçmektir. En yüce imparatorluk, normal hayattan, başkalarıyla görüşmekten vazgeçen, üstünlük kaygısını sırtında bir mücevher sandığı gibi hissetmeyen, altında ezilmeyen bir imparatorun hükmünde olandır.

 Huzursuzluğun Kitabı
 
 
 
-Fernando Pessoa-
29 Mart 1930
Gençlerin çoğunun Tanrı inancını yitirdiği ve bunu vaktiyle atalarının Tanrı’ya inandığı gibi, yani niye olduğunu bilmeden yaptığı bir zamanda doğdum. Ve insan ruhu, düşünmek yerine hissettiğinden, bundan dolayı da doğal olarak eleştiriye yöneldiğinden, bu gençlerin çoğu Tanrı’nın yerine insanlığı koydu.

Ben ne olursa olsun ait olduğu ortamın hep kıyısında duran ve yalnızca bir parçası olduğu kalabalığı değil, aynı zamanda yanı başındaki büyük boşlukları da görebilenlerdenim. İşte bu nedenle Tanrı’yı onlar gibi büsbütün terk etmedim, ama İnsanlık düşüncesini de kabullenmiş değildim kesinlikle. Düşük bir ihtimal de olsa Tanrı varolabilirdi, bu durumda ona tapmak da gerekebilirdi; İnsanlık ise, adına insan denen bir hayvan türünü ifade eden, basit, biyolojik bir kavram olmaktan öteye gitmiyor, bu nedenle de herhangi bir hayvan soyundan daha fazla hak etmiyordu tapınılmayı. İnsanlık kültü, Özgürlük ve Eşitlik gibi kutsal kavramlarıyla hayvanların tanrı sayıldığı, tanrıların da hayvan kafalı olduğu antik dinlerin dirilmiş hali gibi gelmiştir bana hep.

Tanrı’ya inanmadığımı biliyordum, fakat düpedüz bir hayvan sürüsüne de inanamazdım; böylece ben de bazı insanlar gibi kalabalıkların sınırında, yani halk arasında, Çöküş diye tabir edilen o her şeye uzak noktada kaldım. Çöküş, bilinçaltının tamamen yitirilmesi demektir, çünkü bilinçaltı yaşamın temelidir. Kalp düşünebilseydi, atmaktan vazgeçerdi.

Yaşamayı bilmeden yaşayan bizlere, her şeyi reddetmekten başka hayat tarzı, dünyayı seyretmekten başka yazgı kalıyor muydu?

Huzursuzluğun Kitabı

19 Eylül 2012 Çarşamba

NE KADINLAR SEVDİM ZATEN YOKTULAR

 ne kadınlar sevdim zaten yoktular
yağmur giyerlerdi sonbaharla bir
 azıcık okşasam sanki çocuktular
bıraksam korkudan gözleri sislenir
 ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
 hayır sanmayın ki beni unuttular
hala ara sıra mektupları gelir
 gerçek değildiler birer umuttular
eski bir şarkı belki bir şiir
 ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
yalnızlıklarımda elimden tuttular
uzak fısıltıları içimi ürpertir
sanki gökyüzünde bir buluttular
nereye kayboldular şimdi kim bilir
ne kadınlar sevdim zaten yoktular
böyle bir sevmek görülmemiştir
 
Atilla İlhan

9 Eylül 2012 Pazar

CİMRİ TOPRAKLAR

 
pejoratif.com
 
Bir kişinin, sadece bir kişinin seni çok iyi anladığını ve karşılıksız, çıkarsız biçimde seni sevdiğini sandığın an hayatının en büyük hatasını yaptığın andır. Diğer insanlardan ne kadar da farklı olmadığını acımasızca sana gösterdiğinde bir kez daha kusma isteği uyanır içinde ve bir kez daha insanlar denilen familyanın küçük küçük hayvancıklardan oluştuğunu hatırlarsın.
 
Evet, yüceltip, övülerek yere göğe sığdırılamayan "insan" diye bir şey yoktur yeryüzünde. İnsana atfedilen tüm iyi ve güzel özellikler, anlayamadığımız birileri tarafından kuyuya atılmıştır. Bir gün çıkıp geleceğini düşleyerek dönüşünü beklemekse toz pembe hayalden başka bir şey değildir. Kuyu, tahmin edilenden çok daha derindir.

Ancak asla uyum sağlayamayacağın şu insanlar ve onlara bağlı adına yaşam denilen gereksiz olaylar dizisinden bir an dahi olsun uzaklaştığını hissettiğinde yazmaktan başka ne yapabilirsin ki? Belki kendi kendine yaptığın bu itiraflar seni biraz rahatlatır ve şimdi rahatça yazmaya girişebilirsin. Ama hayır, hâlâ içinde o suçluluk duygusu ve yazdıklarını başka insanların okuyacağını bilmenin verdiği gösterişe düşme kaygısını taşıyorsun. Belki de kendini yazmak için yetkin görmüyorsun. Ne de olsa yazmak bir erdemdir sana göre ve buna yakışır bir şekilde yaşam sürememiş olman, yazmak için oturduğunda içinde tuhaf bir utanma duygusu uyandırıyor.

Sen tohumlarını attığın zaman güzelleşmeyen toprak cimridir.* Güzelleştiremediğin topraklar oldu çünkü cimriydiler. Fakat senin için de çalışanlar olduğu halde sen de cimrisin. Peki insan, hem tohum atarken hem de toprak olabilir mi? Etken de edilgen de hep ben miydim?

Bir başkasını güzelleştirmeye çalışmak, aslında kendini güzelleştirememekten kaynaklanır ve karşındaki ısrarla düzelmiyorsa bu, senin ısrarla düzelmek istememen anlamına gelir. Sen tam manasıyla güzelleştiğin anda emin ol, o çok daha fazla güzel olacaktır.

İnsanlar garip garip baktılar sana hayatın boyunca. Onlar gibi olduğunda da, onlardan farklı olduğunda da sorgulayan bakışlar hep üzerindeydi. Anlayamıyorlardı seni, anlamak işlerine gelmiyordu belki. Hiç umrunda olmadı. Geçmen gereken yerler vardı büyüklerinin ağzıyla söylersek, geçtin. İşte şimdi buradasın. Yarım bırakılmış işler, yarım bir yaşamı geride bırakarak tamamlanmaya doğru ilerleyebilecek misin?

Eksik parça nerede?
 
 
*Saint Exupery, Kale
 
Tankut Tiran
pejoratif.com

5 Eylül 2012 Çarşamba

TÜM KİTABEVLERİNDE!

İlk baskısı Kermit Yayınları'ndan çıkan ve büyük ilgi gören romanın ikinci baskısı
YKY'den çıktı.
 
Kitapçınızdan ısrar etmeden isteyiniz.
 

 

1 Eylül 2012 Cumartesi

YALNIZ PUŞTLAR GEZEGENİ

Sigaraya bile, seninle yanması için para vermek zorundasın. Karşılıksız hiçbir şey yok, hiç.


Hatta yaptıklarının karşılığını tersten alırsın çoğu zaman. Mesela yücelttiklerin seni küçültürler. Sen küçüldüğünde büyüdüklerini zannederler. İlla ki birilerini küçültmeleri gereklidir büyüyebilmeleri için. Oysa sadece insanların gözünde büyürler, gereksiz insanların.

Gereksizler güruhu koloniler halinde yaşar ve yersizlik nedir bilmezler.

Kimsesizlik... Gidecek çok yerin varken hiçbir yerinin olmaması...

Soruyorum sana: Kendini hiçbir yere ait hissedemediğin oldu mu hiç?

Özellikle insanların yanında, kendini uzaylı gibi hissettin mi?

Her dediğini yanlış anlayıp, her hareketine farklı manalar katan insanlar oldu mu çevrende? Herkesin çevresinde var bu ve farkında olmasalar da herkes yapayalnız. Öyleyse herkes diye bir kavram yok. Her insan ayrı bir puşt. Puştların dünyasında yaşıyoruz, puştlukta yarışıyoruz.

Şerefsizler ordusu! Miskinler barınağı dünya! Yalnız puştlar gezegeni...

Yalnız puşt; ne güzel tamlama. Her puşt, kendi puştluğundan mesuldür. Oysa puştlar, birbirlerinin puştluklarına takılıp kalırlar.

Sadece puştlukta yarışır insanlar ve başka bir halta yaramazlar. İşte, yolda, evde, her yerde... Puştun evlatları, puştların anaları-babaları. Anlamaktan yoksun gerizekalılar kentinin bekçileri!

Hayvanlardan üstün olduğunuzu sakın bir daha bana söylemeyin! Hayvanın bir hayvan ahlakı vardır. Hayvanlığın gerektirdiklerini dört dörtlük yapar. Siz neyi dört dörtlük yaptınız? Dört dörtlük olmayansa insan, dört dörtlük olamayan insan gibi davranın, dört dörtlük olmaya çalışmayın!

Küçümsenecek durumdasınız, yukarıdan bakılacak halde, aşağılanası karakterlere sahipsiniz. Hepinizi aşağılıyorum!

Aşağılardan çıkamayasınız. Hepiniz geberin ve yüz üstü sürünün.

Yok ben onlardan değilim diyorsan; kendine yönel diyorum sana. Kendinle yüzleş. Yalanlarını kendine itiraf et. Hissetmeye çalışıp da hissedemediklerini kendine dürüstçe anlat. Kendinle inatlaş, gerekirse kendine savaş aç! Hala bunu yapabilmiş değilsin. Yapacağa da benzemiyorsun. Tüm çıplaklığınla yüzleş kendinle. Gizli saklı hiçbir şey kalmasın. Her soruna kendinde yanıt bulacaksın. Ve bunu içten gelerek yapacaksın, ben dediğim için değil. Gizlediklerini kendine soracak ve sordukça anlatacaksın. Galip çıkarsan özgürlüğüne kavuşursun.
Kendini alt edebilirsen siktirip gidersin aralarından ama edemezsen, bencil dünyanda çürüyüp gidersin.

Bu kadarını hak etmiyoruz deme bana. İnsan düzenbazdır. Hayal edemeyeceğin kadar düzenbaz. Ve her türlü insan ilişkileri (aşk ilişkisi de dahil) koca bir düzenbazlıktan başka bir şey değildir. Bütün davranış biçimleri yalandır eğer karşında bir insan varsa. Karşındaki insan sayısı arttıkça davranışlarındaki yalan oranı da artar. Ve karşında kimse yokken, yani yalnızken, en dürüst olduğun anlar bunlardır işte. Ama bu anlarda bile, yazarken mesela, dürüst değilsindir. İnsan kimseyi bulamadığında kendine yalan söyler ve en iyi de kendini kandırır.

Başkalarından önce, kendine delikanlı olacaksın.

Tankut Tiran