19 Ağustos 2012 Pazar

TİNSEL... Bir Mustafa Çolak Filmi


Mustafa Çolak'ın yazıp yönettiği yarı kurgusal film.


Bir ruha sahip olduğunun bilincinde olmayanların hayatlarını anlatır.


Film dünya sinemalarında bir rekora imza atmıştır.


2008 yılında 10 dalda Oscar'a aday olan Türk yapımı film; yönetim, görüntü yönetimi, efekt, makyaj ve en iyi film dallarında ödüle layık görülmüştü.


(fotoğrafları büyük boy görüntülemek için üzerine tıklayınız)

17 Ağustos 2012 Cuma

SOYUT SENFONİ

Bazen öyle bir derinlik kaplar ki her yanını, sonsuzlarca sonsuz yaşamın olsa tümünü o derinlikte kaybetmek istersin. Bilinçten sıyrılma hâli. Oysa ömrün derinlikten kaçışla-kaçmak zorunda oluşla geçmiştir, geçiyordur.
Bilmem kaç kişi yaşamıştır bunu ama eminim yaşayanlar var. Kaçmanın kurtulma demek olmadığını bilenler... Kurtulamayanlar ve beyni kurtlananlar... "Yaşamak..." derler kendi kendilerine âniden. Sonra susarlar. Durur ve havaya bakarlar. "Ölüm..." derler birden ve yine susarlar. Gözleri her an uykuludur. Uyku ise bir o kadar yabancı...
Çıkan her sesin bir anlamı vardır bu anlarda. Kafatasında yankılanır ve helezonlar halinde evrene dağılır küçük ses dalgaları. Aynı frekansın insanları her devirde vardır. Ve dönemseldir derinlik anları. Nöbeti, farkında olmadan birbirlerinden devralırlar. Biri uyusa diğeri uyanır. Böylece var olmanın anlamı hiçbir zaman yüzeye çıkmaz.
Evet, basit olmasına basittir yaşam. Basittir dünya ve basittir insanlık. İnsan... Basit değildir.
Herhangi bir ölçü birimi olamaz insanın.
Ölçülemeyen insan, üzerine binen ağırlıktan hareket etmeye mecâli olmayan insandır. Dünya ise hareket etmek üzere vardır. Devr-i daime endekslidir tüm sistemler. Bundandır ölçüsüz insanın yabancılığı.
Başına herhangi bir sıfat almaktan müstesnâ insan, hayata güneş gözlüğüyle bakandır. Yaşamın parlaklığı onun gözlerini rahatsız eder. Fakat kör olmayı da asla istemez. Sadece, istediği gibi görebilmektir dileği.
İnsan susmak ister. Yorulandır. Bıkandır. İnatlaşandır. Bazen inadına yaşayandır.
İnsan anlaşılma kisvesi altında bazen anlaşılmak istemez. Çoğu zaman da anlaşıldığını sanır, hiçbir mahlukat onu anlamaz.
İnsan aslında bir kişiyi okur fakat okuduğunun kim olduğunu bilmez. Bir kişiye yazar. Okuyanlardan birkaçı, kendisinin o kişi olduğunu zanneder, aslında o kişi diye biri yoktur.
İnsanın özü, teferruatında gizlidir. İnceliği gördüğünde insansın.
Beden dili diye de bir şey yok, ruh dili vardır. Her şeyin bir bedeni var fakat ruhu olan ancak insandır.
Demek istediğim; bu yazıyı okumak değil, hissetmek. Yazmak hiç değil, dalmak...


Mustafa Çolak
  edebifikir

1 Ağustos 2012 Çarşamba

YAKLAŞMA SANATI

Adım adım yaşama yaklaşıyorum. İçimin derinlerindeki, yıllardır tarif etmeye çalışarak kafa patlattığım ve her seferinde garip bir hafifleme hissiyle karmaşıklıklarımı sayfalara döktüğümü sanarak kalemi sabaha karşı bıraktığım günlerden azar azar uzaklaşıyorum. Uzaklaşırken adeta bir parçamın koptuğunu ya da kasıtlı olarak o parçamı artık kopardığımı zannediyorum. Tam olarak kopamamış olacak ki; hâlen yazıyorum.
İnsan kendini unuttuğunda yazamaz. Yazmak bir nevi hatırlamaktır benim için. Neyi hatırlıyorum? En başta gecenin güzelliğini. Sessizlikten gelen eşsiz güzellik… Uyursam, işte bunu es geçmiş ve tüm benliğimle yaşama teslim olmuş olurum. Uyumak, teslim olmaktır. Uykusuzluk; insanlık özünün dünya hayatına baş kaldırışı, rest çekişidir. Bundandır; geceyi sevenler topluluğu, kendine hasret çekenlerden oluşur.
İnsanlar için tüm koşuşturmacanın bittiği ve istirahate çekilmeleri gereken zaman dilimi gece saatleriyken, gündüzün debdebeli hâlinde zihnini yaşayarak dinlendirip, gece boyu mesai yapmaya hazırlananlarız biz. Ve nasıl ki ömrü boyunca çalışıp ölüme yaklaşan bir adam emekli olduğunda gündüzleri boş oturmaktan canı sıkılıyorsa; benim gibi adım adım yaşama yaklaşan bir adam da geceleri uykuyla geçirmekten aynı şiddette rahatsızlık duyacaktır. Çünkü düşünce emekli olmaz.
Etrafım, öteden beri köle olanlarla çevrili. Nasıl anlatabilirim yapmaya mecbur olduğum o işleriyle aslında her saniye dalga geçtiğimi? Bıkmadan ve usanmadan şu yaşlı dünyayı hâlâ ısrarla daha düzenli şekle sokma çabalarının komikliğini nasıl söyleyebilirim? “Sizin değer verdikleriniz umurumun kıyısında bile değiller!” diye nasıl haykırabilirim? Yapmam gereken, sessizce yaşamak.
Düşen çok yaprak gördüm. Hepsi farklı düşüyordu. Önemli olansa yaprağın düşüşündeki estetik salınımı fark edebilmekti. Her yaprak düşer fakat her düşüş, yaprağınki gibi olmaz. Bunu anlamalarını bekleyemem.
Estetiğe ve sanata sığınmamın nedeni özgürlük, sadece özgürlük… Yaşam duvarıyla çevrili manyaklık dünyasında güzele duyduğum sonsuz hayranlık kendisinden hiç ödün vermedi. Güzel sandıklarımın çirkin olduğunu görmek de güzele olan saygımda en ufak bir değişime sebep olmadı. Aksine ateşledi, huzursuz görünümümün ardında arayış hevesimi hep kamçıladı. Çirkinliğin olduğu yerde hep bir güzellik vardı ve güzelden de hep daha güzel olanı vardı. Güzellik tadılmaz, hissedilmez, görülmez, duyulmazdı. Güzel olan sadece aranırdı.
Tek gerçeğin olan ruhunu bulmak için hayatın dışına çıkmana ve hayata dört elle sarılanları küçümsemene falan gerek yok. Sen ne kadar yaşama ait olsan veya onun dışında kalsan da ruhun zaten her şeyin dışında. Bu bilgi huzurlu olman için yetsin.

Mustafa Çolak
edebifikir

27 Temmuz 2012 Cuma

NEŞELİ HİSSETME ZAMANI ŞİMDİ

Her şey bitti. Yazı bitti. Yazı bittiyse her şey bitti. Yazı bittiği için her şey bitti.
Gün doğdu. Gece artık anlamsız. Geceyi uyumakla geçirenlerdenim. Sustu eşya. Ses yok. Kıpırtı yok. Boşluk yok. Her yol bitti. Dönemeçler kesişti. Göz var, görüntü yok. Başıboşluk yok. Baş yok. Akıl kayboldu. Kalp desen, durdu.
Cümleler kesik kesik. Uzayıp gitmiyor. Kelime yok. Harf yok. Nokta var.
Noktalandı ömrüm.
Ko-nu-şa-mı-yo-rum.
Dil yok. Âzâlarım benden bağımsız. Yer yerine yol yazıyorum. Yersiz, yönsüz, yolsuzdum. O da yok. Yerim var, yönüm var, yolum var. Yerleştim. Yol oldum. Yön ise benim. Bitti. Gidecek yerim? Var. O da var. Yokluğumu kaybettim.
İçsel konuşma… Yok. Sessiz dünya… Yok. Kalabalık? Yok yok! Hayır, asla! Kabalık bu. Hakaret… Kalabalığın esiri değilim. Aksine… Kalabalık bende esir. Hapsettim dünyayı içimde bir yerlere. Hayat, hapsoldu. Zincirlere vuruldu hevesler, hevesim zincirimdi oysa. Zincirim? Yok. Gitti, her şey gibi.
Saçmalık yok. Dağınıklık yok. Düzen desen hiç yok. Ben? Ben neredeyim öyleyse? Bu değil tarzım. Tarzım yok. Kusurum yok, kusursuz da değilim. Hiçlik değil anlattığım. Hiçbir şey… Bensizim.
Ruhumun sanırım tatile ihtiyacı vardı. Dönüşünü beklemek isterdim. İsteyemiyorum. İsteğim yok.
Bana ait hiçbir şey yok.
Aylaklık ederek var olmaya hazırlanıyorum. Araba sesleri daha bir gürültülü bu sıralar. Terim daha bir parlak geliyor. Zevk alacak yeni aptallıklar arıyorum. Uykusuzluğu çağırıyorum fakat inadına uyuyorum. Anılarda yaşamak bir yere kadar ama yeni kapılar da aralamakla bitmez ki! O iş çok yorucu gözüküyor. Bezginlikse öldürücü.
Benim gibileri de varmış şu hayatta demeyin. Çünkü senin gibisi yok. Herkes olduğu kadar. Gülünecek kişilikler şu hayatta kendini yalnız sanarken yalnız olmadığını kendine kanıtlamaya çalışanlar.
Görmeden bakıyorsan caddeye alık alık; çöpçünün süpürmeyi unuttuğu pislik yığını gibi unutulmuş hissediyorsan kendini, bir yandan da bastırıyorsa var olma duygusu üzerine; yalnızsın, yalnız, ötesi yok.
Neşeli hissetme zamanı şimdi.
Tankut Tiran
edebifikir.com

10 Temmuz 2012 Salı

UNUTMAK YOK

Bunca zamandır nerede olduğumu soracak olursan
"Oldu bir şeyler" demeliyim
oturmalıyım bir taşa
kararan dünyada,
kendini yemiş bitirmiş bir nehirde.
Korumasını bilmiyorum yitirdiklerini kuşların
Geride bıraktığım denizi
ya da çığlığını kız kardeşimin.
Nedir bu toprağın zenginliği?
Gün neden günle kapanıyor?
Neden karanlık gece çalkalanıyor ağzımda?
Ve ölüm neden?

Nereden geldiğimi sormayacak mısın?
Anlatayım sana;
Kırık şeyleri
Acılı kapları
Sık sık tozlanan koca sığırları
ve tutulu kalbimi.

Bunlar ne belleğimizde uyanan sarı güvercinler,
ne de anılardır kuşaktan kuşağa akan.
Ağlayan yüzlerdir bunlar,
Parmaklardır gırtlağımızdaki,
ve toprağa düşen yapraklardır.
Yiten günün karanlığıdır.
Yeşertir kaleleri hüzünlü kanımızdaki.

İşte menekşeler ve işte kırlangıçlar,
Sevdiğim her şey
Tatlı mesajlar veren günbegün
açıkta zaman
tatlılığı artan.
Kaçamayız biz; Dişlerimizin arasından:
Neden kemiriyor boşa giden zaman
sessizlik kabuğunu?
Ne yanıt vereceğimi bilmiyorum.

O kadar çok ki ölümüz
Ve o kadar çok ki kızıl güneş önünde setler
Ve o kadar çok ki çarpık kabuklu başlar
Ve o kadar çok ki öpücüklerimizi engelleyenler
Ve o kadar çok ki unutmak istediklerim.

Pablo Neruda

5 Temmuz 2012 Perşembe

BANA BİR ŞEYHLER OLUYOR

yalnızlık... her kimliğe doğuştan yazılı tek uğraşıdır insanın. bir yaşama sırasındaki tek sermayesi, sahip olduğu tek şeydir, kıymetini bilmelidir, dedi. yalnızdır insan... hep kalabalıklara karışma telaşı bundandır. kalabalık yalnızlıklar, yalnız kalabalıklar oluşur, şehir şehir, ülke ülke. kalabalık arttıkça artmaktadır yalnızlık da. insan bir ölümü istemez, bir de ondan beter bir yalnızlığı; ama, ikisi de muhakkak gelir başına bir yalnız yaşama sırasında. ölümün değil; ama, yalnızlığın bir tek çaresi var, dedi. tek çaresi aşktır, bir yalnız yaşama sırasında nefes almanın... aşk da zaten iki yalnızın ortak bir yalnızlıkta buluşmasıdır, dedi. aşık olun! gösterin birbirinize yalnızlıklarınızı. nasılsa ayrılık insanın tek kişilik yalnızlığını özlemesi.

 

sade ölüm değil, ayrılık da yaşamın emri...