18 Nisan 2012 Çarşamba

GELECEĞE DÖNÜŞ



Bugün elli dört yaşıma girdim. Aradan geçen yirmi sekiz senenin ardından kalemi elime alınca gençliğime döndüğümü hissediyorum. Yirmi altı yaşımdaki halime... Hep tebessüm ederek hatırlarım o günleri. Çocukça hayallerimi gözlerim yaşlı hatırlarım.

Hafızamı zorluyorum şu an, o günleri tam olarak hatırlayabilmek için. Edebifikir, o zamanlar sadece internet sitesinden ibaretti. Ne dergi vardı, ne yayınevi... Birbirimize yazılar ithaf eder, bazen Kadıköy'de buluşmayarak eylem yapmaya karar verir ve buluşmazdık. Bazen de buluşur eylem yapardık. Aydoğan K henüz hapse girmemişti. Sulhi Ceylan'ın ismi ise lise edebiyat kitaplarında yer almıyordu düşünebiliyor musunuz? Ben sürekli roman yazdığımı söyler, gerçekten de yazardım fakat bir türlü bitiremezdim. Hâlen bitirebilmiş değilim. Sanırım o zamanlar elli beş sayfa falan yazmıştım. Az önce o yazdıklarımı elime aldım ve kırk beş sayfasını yırttım. Kaldı on sayfa. O zamanlar demek ki hayattan anladığım elli beş sayfaymış, simdi on sayfa. Bir yirmi sene daha geçerse sanırım ölmeden önce geriye sadece bir cümle bırakabileceğim. O da şu olacak: "Bu hayattan hiçbir şey anlamadım."

İnsanın gençken hırsları, tutkuları olur. Bu gayet normaldir fakat olgunlaştığı halde dünyaya ve bu saçmasapan yaşama dair tutkuları varsa işte o adama gülerim. Geçen gün caminin çay ocağında bizim emekli arkadaşlarla otururken aramızda bir mevzu geçti. Raif Efendi; "Yahu Mustafa, on dokuz yaşımda aşık olduğum o kızı hâlâ unutamıyorum biliyor musun? Ara ara aklıma geliyor." deyince beni bir gülme tuttu. Kendimi bir türlü durduramayınca arkadaşım bozulup kalktı yanımdan. Ben hâlâ gülüyordum. Ertesi gün gönlünü almak için yanına gidip dedim; "Raif Efendi benim gençliğimde büyük yer kaplayan bir roman kahramanıydı ve roman çok eskiden yazılmıştı. Senin de ismin Raif. Aradan kaç nesil geçtiği halde kaderin aynı onunkine benziyor. Gülmemin seninle alakası yok, yanlış anlama. Sadece bu tutkunun her dönemde yaşandığını görmek biraz sinirlerimi bozdu." Bu sefer bizim Raif daha çok sinirlenip; "Ne tutkusu be! Aşk denir buna aşk!" deyince, "Aşk Allah'a vâsıl olduğunda aşktır. Geri kalanlar malayâni tutkulardan başka bir şey değildir." dedim. Bir müddet karşılıklı sessiz kaldık. Sonra o sessizliği bozdu: "Ukala herif! Her şeyin en doğrusunu hep kendinin bildiğini zannediyorsun sen." dedi ve yine çekip gitti. Benzer bir cümleyi gençliğimde de bir arkadaşımdan duymuştum. O zamanlar da kendimi unutur, elalemin aşkına tutkusuna çok karışırdım. Ne yapalım, can çıkıyor huy çıkmıyor demek ki. Oysa kendime dönüp bakacak olursam, benim gerçek manada ne tutkum olabildi ne de aşka erişebildim.

Hani Sezai Karakoç'un yaşayan son talebesi Ömer Ertürk var ya, ona da hep dediğim bir şey vardı hiç unutmam: "Ot geldik, ot gideceğiz oğlum!" derdim. Ömer dedim de, geçen günlerde oğlu ziyarete geldi yanıma. Koca delikanlı olmuş. Şiir de yazıyormuş. Ömer bana göndermiş. Git demiş Mustafa amcan değerlendirsin bakalım. Çocuk dert yanıyor bana; "Mustafa amca babam bıktım senin şiirlerinden diyor, yeter diyor, bu kadar şiir yazılır mı oğlum diyor, kızıyor bana!" Dedim sen babana bakma, getir şiirlerini ben okurum. Sevindi tabi çocuk.

Ha, ne diyordum... Hırsları, tutkuları olur insanın gençken bir de çok fazla çelişkileri olur. Şunu mu yapsam, bunu mu? Oraya mı gitsem, buraya mı? Şu işte mi çalışsam, bu işte mi? Şuna mı aşık olsam, buna mı? Amaan... Ne kadar da çok çelişkilerimiz varmış. Oysa o zaman da bilirdim her türlü çelişkinin dehâ yokluğundan kaynaklandığını ama yine de çelişkilerden kurtulamazdım. Şimdi bakıyorum da, sanırım kurtulmak istememişim. Çelişki gibi görünen çokluklar, benim yaşam tarzımmış meğer. Ben böyle bir insanım diyerek kabullenmek gerekiyor bazı şeyleri, kabullenmek bazen ne kadar ağır gelse de.

Bak Aydoğan K on yıldır hapiste. Sivri dili yüzünden girdiği o delikten belki ölene kadar çıkamayacak. Ama ben ona imreniyorum. Kendini iyi tanımış ve olduğu gibi kabul etmişti. Çelişkileri de olmadı hayatında, çünkü gerçek bir dehâydı. Ne ise o oldu, burnunun dikine gitti. Doğru bildiklerini söylemekten asla geri durmadı. En başından kabullenmişti: "Ben buyum kardeşim!" diyordu. Keşke bunu ben de yapabilseydim ve beraber yatsaydık o hücrede. Gençler şimdi internet sitelerinde, bloglarında, sokaklarda eylemler yapıyorlar ya hani "Aydoğan K'ya özgürlük!" diye, bilmiyorlar ki aramızda en özgür adam odur. Yaşamıyla hissettikleri arasında hiç fark olmamıştır. Nasıl dilediyse öyle yaşamış ve hücrede özgürlüğü tercih etmiştir. Ah, anlayabilselerdi...

Üç yıl önce Bilal Can'ın cenazesinde Sulhi Ceylan'la bir araya geldiğimde üstad bana şöyle demişti: "Öleceksen Bilal Can gibi öleceksin!" Bilal Can'ın ölüm sebebine herkes kalp krizi diyor, varsın desinler, ben şiir krizi diyorum. Sabah uyandığında, gece yatmadan aklına gelen mısraları hatırlayamadığı için kalp krizi geçirdi. Şüphesiz Bilal de Aydoğan K gibi büyük bir dehâydı ve hepimizden önce oyunu kazanarak hayatının şiiriyle buluştu. Aydoğan K'da hapishaneden verdiği mesajda bildiğiniz gibi; "Dehâlar çabuk ölürler." demiş. Eğer öyleyse herkes ölecek ve ben yalnız kalacağım hayatla mücadelemde.

Bundan yirmi sekiz sene önce üstad bana sorardı: "Ne zaman hayatla mücadeleden vazgeçip âlemi kendi kalbinde göreceksin Mustafa?" derdi.
İşte şimdi cevaplıyorum: "Ölene kadar vazgeçemeyeceğim sanırım üstad."

Mustafa Çolak
    edebifikir

10 Nisan 2012 Salı

AH, GÜZEL AHMET ABİM

                                        Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar
                                        Diş değil, tırnak değil, bir mendil niye kanar
                                        Mendilimde kan sesleri. (E.Cansever)

                                                                        ***

Edip Cansever'inki gibi güzel bir Ahmet Abisi olmalı insanın. Arada oturup dertlenebildiği, yanında kendini özgür hissedebileceği bir Ahmet Abisi... Hayatın insana hiçbir şey öğretmediğini nefesi kesilinceye kadar haykırabileceği, belki bunu sessizlikle, hiçbir şey söylemeden yapabileceği bir Ahmet Abisi...

Tavandan üzerime kireçler dökülüyor. Evet, benim bir tavanım var. Evdeyim yani. Uzun süreden sonra ilk kez Ahmet Abiyle sokaklarda değiliz. İlk kez akşam saatlerinde tren yolunun altından geçmiyoruz ve o alt geçitte bir gün cennete açılacağını sandığımız kapıya doğru yürümüyoruz. O kapı ne zaman açılacak?

Hep birilerinin altında ezilmişlik duygusuyla bir araya geldik onunla. Hayatın yükünü birilerine yükledik belki de. Ahmet Abi anlattı kendisine yanlış yapanları, sonra ben anlattım bana yanlış yapanları. Günün yorumlarını bitirdikten sonra oturup, karşılıklı çaylarımızı içerken artık konuşacak bir mevzumuz kalmaz, saatlerce tek kelime etmeden oturup beraberce sıkılırdık bu hayattan. Günün anlamsız ve önemsizliğini belirten cümle hep benden gelirdi. Cümlelere ne gerek var, günün anlamsız ve önemsizliği beraberce sıkılmamızdan belli değil miydi?

Çocukluğumuzdaki aptallıklarımızdan kurtulamayışımız, sevdiklerimizi gönlümüzce saramayışımız mı bizi bir araya getirendi yoksa? Aslında benzer sıkıntılarımız, darmadağınlığımızda birbirimizi görüyorduk. Ve biliyorduk bu noktadan sonra çabalamak boşunadır. Konuşmak ise saçma... Yüz ifademiz her şeyi anlatırken daha ne konuşabilirdik ki?

Bizimkisi yenilgiyi kabullenmek değildi. Oyunu hiç oynamamıştık ve dolayısıyla yenilmemiştik. Oyun bizim umurumuzda değildi, bırakalım insanlar oynasındı. Dışarıdan izlemek ve yorumlar yapmak en iyi yaptığımız işti. Ve Ahmet Abiyle ne zaman ani bir kararla; "Hadi!" diyerek yaşamaya kalksak, sonu hep hüsranla bitmişti. Her denemenin sonunda yine, birbirimize sorular sormaya bile mecalimiz olmadan karşılıklı çay içerken buluyorduk kendimizi. Ne de olsa hiçbir sorunun cevabı susuzluğumuzu gidermezdi. Sadece suyu içmemiz gerekliydi.

İnsan bazen onurunu ayaklar altına alıp çiğnemekten çekinmez, hatta farkında olmadan bundan garip bir haz da alabilir. Bunun sebebi, gururdan ve onurdan daha fazla değer verilmesi gereken bir şey olduğuna inanmasıdır. Bu şey ise genellikle aşktır. Benini kutsayanlar için aşk, insanı onurlandıran, gururuna gurur katan bir araç iken, benini hiçe sayanlarca varılması gereken son noktaydı. İşte kadın erkek arasındaki çatışmanın kaynağı da iki tarafın farklı aşk anlayışlarına sahip olmalarında yatıyordu. Bir taraf gururunu gözünü kırpmadan çiğnerken, diğer taraf onun bu yaptığına hiçbir anlam veremeyip karşısındaki insanı kendi çerçevesinde, kendi kapasitesi nispetince tanıyıp hüküm veriyordu. Bu hüküm verme ise oturup düşünmeyle, yargılamayla değil, an içinde hisler doğrultusunda olan bir şeydi. İnsanın hislerini yönlendiren de temeldeki kurulu aşk anlayışıydı.

İşte biz, aşk deyince kendinden geçen anlayışla geçmişinde, gururunu bu şekilde tabanlarına yapıştıranlardık. Artık hep Ahmet Abiyle mevzunun en başına bakıyorduk. Yani aşka kadar gelmeden önce, kadın erkek arasındaki dostane ilişkilerin ne kadar da saçma olduğunu görürsek, mecazi aşkın da bir an önce aşılması gereken aptalca bir gençlik tutkusundan ibaret olduğunu anlardık.

Bu ilişki denilen basitliklerden fena halde sıkılmıştık. Bizi kullanan insanlar da olmuştu, sesimizi çıkarmamıştık. Kullanılmayı kabul ettiysek, bir gün her şeyin bizim olacağına dair inancımızdandı belki. Gerçek dostluk ilişkisi ise her şeyden önce ruhların basit ayrıntıları aşmasıyla başlıyordu. Ahmet Abiyle aramızda üstünlük kurma çabası, altta kalma korkusu gibi çekişmelere yer yoktu ve sanırım bu yüzden birbirimizi çok seviyorduk.

İnsanlar birbirlerini başarılarına göre değerlendiriyorlardı. Ya da karşısındakini iyi insan-kötü insan diye ayırarak sevmeye veya sevmemeye karar veriyorlardı. Biz ise başarısız ve kötü insanlar olduğumuz halde, birbirimizi gördüğümüzde sebepsizce sevinebiliyorduk. İşte tam olarak bu yüzden en başta söylediğim sözü şimdi tekrar etmek istiyorum: Edip Cansever'inki gibi güzel bir Ahmet Abisi olmalı insanın. Bu güzellik Ahmet Abinin güzelliği değil, sevginin güzelliğidir.

Mustafa Çolak

20 Mart 2012 Salı

BAZI GÜNAHKAR KADINLAR MUTLUDUR

Kendimizi adayacağımız güzel çocuklarımız olması ümidiyle Aydoğan K’ya.
İntihardan daha sevimlidir çocuklar.


Bazı günahkâr kadınlar mutludur. Umutsuzluğun ağırlığı binmiştir bazılarınınsa gözlerine. Diğerine özenip sorar; “Neden mutlu olamıyorum?” diye kendine. İnsan her yerde mutlu olabilir, düşünmediği sürece.

Duştan çıkınca çekti battaniyeyi kafasına ve biraz olsun uyumaya çalıştı. Düşünmemek öğretilmişti ona. Panikle, hızla kovaladı aklından geçenleri. Aksi takdirde depresyon, geliyorum demekteydi. Düşünmekten kaçmalıydı, özellikle kötü iş yapacağı zaman. Çünkü kötülüğe izin vermezdi iyi bir düşünce. Nihayetinde yakalanmaktan da kurtulamıyordu. Kurtulamayacağını da en başından biliyordu oysa. Zaten kurtulmak da istememekteydi. Düşünmeden yaşamak, ona göre değildi.

Her şey durulup da yalnız başına kaldığında sokaklarda, bastırırdı yine hafakanlar. Gece yarısı, sokak arasına park etmiş bir arabanın yan camına kafa atıp, incecik boğazını cam kırıklarına teslim etmek geçerdi içinden çoğu zaman. Yapamazdı. Haykıra haykıra kendiyle konuşur ama gören olur mu diye etrafına bakmaktan da kendini alamazdı. Gideceği yeri unutur, her zaman döndüğü sokağı bir türlü çıkaramazdı böyle zamanlarda. Kafasının allak bullak olduğunu fark etmesiyle vazgeçmişliği ve umursamazlığı iki katına çıkar, sadece gideceği yeri değil yaşamayı unutmak, gözlerinden yaş akıtmazdı. Pişman olmayı özlediğini duyumsar, pişman olamazdı.

Kendisini anlayan gözlerle karşılaşmak isterdi hep. Yalvarırdı adeta bakışlarıyla; “Biriniz de anlıyor gibi yapın!” Bulamazdı… Zira herkes kendi derdindeydi. Öyleyse dertsizlik, insanlığın derdiyken kendi derdi de neydi? Mırıldanırdı sessizce kendine; “Bitse de gitsek.” Her gece bunu söyleyerek uykuya dalmak artık alışkanlık halini almıştı: “Bitse de gitsek.”

Gözlerinden tanırdın onu. Gözleri bir ölünün gözlerinden farksızdı. Tutunacak bir dala ihtiyacı olduğunu düşünürdü çevresindekiler. Onu hayata bağlayacak bir şeyler…  Psikoloğa gitmesini salık verdiklerinde “Kendimi psikologtan iyi tanıyorum.” cevabını alırlardı.

Bazen “Mutlu numarası yapma bana!” diye kızdığında arkadaşına; “Numara yapmıyorum, gerçekten mutluyum.” diye yanıtlardı arkadaşı. Buna inanamaz, inanmak istemezdi. Şimdi yine, dans ederek yanına gelen arkadaşına hayretler içinde soruyordu:

-Bu haldeyken nasıl bu kadar mutlu olabiliyorsun?
-Ne varmış halimde? Bu kadar düşünmeyeceksin, kafana takmayacaksın, yaşamana bakacaksın kızım.
-Bakayım. Hani, nerede o yaşam?
-Alıp verdiğin nefeste…
-Off… Delireceğimi hissediyorum bazen, sana da oluyor mu?
-Hayır.
-Şu an yine öyleyim. Bir şeyler düşünüyorum ama ne düşündüğümü, ne hissettiğimi tarif edemem. Düşünceler bir noktaya gelip düğümleniyor ve işte o zaman ipler koptu kopacak deyip bırakıyorum düşünmeyi. Bırakınca da bıraktım oldu olmuyor. Bitmiyor kahrolası düşünceler! Kafayı yiyeceğim, korkuyorum. Etrafımızdakiler o kadar basit ve o kadar basitliklerle uğraşıyorlar ki "Yeter artık!" diye veya "Hepiniz yalancısınız!" diye kalkıp haykırasım geliyor bazen. Şu anda da öyle bir haldeyim işte. Ama sadece bu kadar değil. Ağız dolusu küfürler saçıp tokatlamak istiyorum bütün herkesi. Ya da annemin kucağına yatmak... Hatta mümkünse doğduğum yere, anavatanıma, annemin karnına geri girmek istiyorum. Kucağına yattığımda gözlerimin dolduğu tek insan annem. Sadece onun kucağına yattığımda tüm rollerimden sıyrıldığımı ve tertemiz bir çocuk olduğumu hatırlıyorum. Bütün düşüncelerden uzaklaşıp rahatça huzur bulduğum tek kucak... Sevgi dolu büyüdüm ben, sevmeyi öğrettiler bana her şeyden önce. Ama büyüdükçe insanlarda gerçek sevgiye dair en ufak bir şey hissedemedim. Hissetmeyi bırak sezemedim bile. Bu yüzden buradayım anlıyor musun? Kimseyi karşılıksız sevemedim, çünkü kimseyi buna layık görmedim. Kimse de beni karşılıksız sevmedi. İyi de oldu çünkü kimse karşılıksız sevilmeyi hak etmiyor.
-Evet, bu doğru.
-Derdim neydi benim ve halen neden çırpınıyorum böyle? Neden bu kadar şey kafamı kurcalıyor?
-Mesela?
-Neden insan gibi insan olamıyorum? Her şeyi boş verip vur patlasın çal oynasın moduna girdiğimde de neden huzursuz oluyorum, madem insan değilsem? İki arada bir derede yaşamaktan usandım! Düşünmekten ve hiçbir şeyi yerli yerine oturtamamaktan da usandım. Olmuyor işte düşünmekle falan! Olmuyorsa olmuyor, derdim ne? Manyak mıyım ben?
-Ne gerek vardı bu kadar hayatı tanımaya? Bu saçma sapan dünyayı anlamana ne gerek vardı değil mi? Annen hiç kimseyi tanımıyor kocasından ve çocuklarından başka. Sen neden bu kadar çok insanı tanıyorsun? Neden erkekleri bu kadar iyi anlar oldun? Ben de soruyorum bunları bazen.
-Hiçbir şey anlamasaydım keşke on sekiz yaşımdaki halim gibi. Kimseyi tanımasaydım. Hayatı, dünyayı, erkekleri, kadınları bu kadar çözmek için uğraşmasaydım. Çünkü hiçbir şey düzelmedi. O zamanki halimle şimdiki halim arasında bir fark varsa o da daha çok günahkar oluşum. Daha çok kafamın karışması ve daha çok şeyi bilmemem! Evet, ben hiçbir şey öğrenemedim. Her şeyi öğrenme tutkusuyla giriştiğim her girişim fos çıktı. Hiçbir şey öğrenemedim! Sonunda da her şeyden vazgeçtiğimi sanıp buraya düşünce anladım ki; meğer hiçbir şeyden vazgeçememişim.

Boğuluyordu. Sigara da kesmiyordu artık. Onu anlayacak bir arkadaşı olmalıydı herhalde. Biraz da anlıyor gibiydi. Herkesi kendi gibi görüp onu anladıklarını sanmıştı hep ama sonunda kimsenin hiçbir şey anlamadığını fark etmişti. Herkesin niyeti, görüşü, ona bakışı hep farklı olmuştu.

“Sen anla beni.” diyordu ağlayarak. “Anlamadığın yerler varsa da anlıyor gibi yap en azından. Bir kişi olsun beni anlayan, ne olur yani...”

Başını okşayıp; “Anlıyorum seni. Sil hadi gözünün yaşını, eğlenmene bak kızım. Bak bana! Hiç gördün mü ağladığımı? Elini yüzünü yıka da gel hadi içeri.” diyerek dönüp gitti mutlu arkadaşı belki yüzüncü kez. Yine kalmıştı kendiyle baş başa ve yine inanmadı arkadaşının mutluluğunun gerçek olduğuna. Mutsuzluğunun farkında değil ya da görmezden gelmeyi çok iyi başarıyor diye düşünüp çekti battaniyeyi kafasına.

Oysa ne kadar inanamasa da o gerçekten mutluydu. Hep mutluydu. Yan odadan kahkaha sesleri geliyordu.

Mustafa Çolak

19 Mart 2012 Pazartesi

Underground Poetix

Bazı şeyler uçmak isteyenler için,

underground poetix ise çoktan uçmuş olanlar için

içerikten kısa seçme: aids edebiyatının dipleri/// basketbol günlükleri, spoken word ve JIM CARROLL/// amerikan sokak şiirinin devi Jack Micheline/// gerçekbir “yeraltı” şairi: morrison’dan bukowski’ye: Steve Richmond /// KAPAK: MUMMIA ABU JAMAL /// viyana aksiyoneri: Otto Mühl /// Jim Jarmusch /// Fela Kuti /// Dylan /// Up Against the Wall Motherfucker /// Blues Estetiği Amiri Baraka /// Avangard ve Kitsch /// Beksinski /// Sidney Sokak Çatışmaları /// Hipster Manifesto ///

SUPER MAZOŞİST: BOB FLANAGAN


Tinsel Devinim Terminali Underground Poetix Dergisini Seviyor

13 Mart 2012 Salı

MİNİMAL ÖYKÜLER

Hayat Tekrardan İbarettir
Yazdığı tüm yazıların, aynı noktaya farklı açılardan bakmaktan başka bir şey olmadığını anladığında yaşamını şöyle bir gözden geçirdi. Hayatı, bir noktadan başlayıp kâinata yayılan halelerden oluşması gerekirken, halelerin küçülüp bir noktada birleşmesinden ibaretti. “Daralmak ya da genişlemek” dedi kendi kendine…

Mecazi Aşk Neden Mecazi?
Kendine acı çektirme isteğiyle o kızı düşünerek Üsküdar'a giderken kulağındaki kulaklıktan gelen hüzün yüklü şarkılar onu intiharın eşiğine getirmişti. Dönüş yolundaysa aşık olduğu kızın en yakın arkadaşına aşık olduğunu fark etti. Otobüsteki insanlar adamın neden güldüğünü anlamaya çalışıyorlardı.

Aşk Tek Kişiliktir
Karşılığını bulduğu tüm aşk yanılsamaları kolaylıkla aklından çıkarken, hiçbir karşılık bulamadığı tek aşkının ömrü boyunca aklından bir an bile çıkmadığının ayrımına vardı. Vardığında çıktı. Artık karşılık beklemiyordu.

Yaşamak Deliliktir
Deli sordu: "Benim deli olduğumu düşünüyorsun öyle değil mi? Deliler de, diğer tüm yaşayan insanların, yaşamayı çok güzel başardıkları için delirmiş olduğunu düşünüyor, biliyor musun?"
Adam biliyordu. Çünkü o, yaşamayı çok güzel başaran bir deliydi.

Kaçan Değil Sıçan Kovalanır
“Kaçan Kovalanır” sözünü düşündüğünde, yakalanacağını bile bile köşe bucak kaçan sıçanlar geldi aklına. Yakalandıklarında öldürülüyorlardı.
Mustafa Çolak

5 Mart 2012 Pazartesi

EMPERYAL OTELİ / atilla ilhan

ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sımsıcak bir merhaba diyecektim
başımı usulca dizine koyacaktım
dört gün dört gece susacaktım
yağmur sönecekti yanacaktı
sameland seferden dönecekti
duvardaki saat duracaktı
kalbim kendiliğinden duracaktı
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
emperyal otelinde bu sonbahar
bu camların nokta nokta hüznü
bu bizim berheva olmuşluğumuz
bir nokta bir hat kalmışlığımız
bu rezil bu çarşamba günü
intihar etmiş kötümser yapraklar
öksürüklü aksırıklı bu takvim
ben hiç böylesini görmemiştim
vurdun kanıma girdin itirazım var
sesleri liman sislerinde boğulur
gemiler yorgun ve uykuludur
sabahtır saat beş buçuktur
sen kollarımın arasındasın
onlar gibi değilsin sen başkasın
bu senin gözlerin gibisi yoktur
adamın rüyasına rüyasına sokulur
aklının içinde siyah bir vapur
kıvranır insaf nedir bilmez
otelin penceresinde duracaktın
şehri karanlıkta görecektin
karanlıkta yağmuru görecektin
saçların ıslanacak ıslanacaktı
kış geceleri gibi uzun uzun
tek damla gözyaşı dökmeksizin
maria dolores ağlayacaktı
istanbul'u yağmur tutacaktı
bütün bir gün iş arayacaktım
sana bir türkü getirecektim
kulaklarımız çınlayacaktı
emperyal oteli'nin resmini çektim
akşam saçaklarından damlıyordu
kapısında durmanı söylemiştim
yüzün zambaklara benziyordu
cumhuriyet bahçesi'nde insanlar geziyordu
tepebaşı'ndaki küçük yahudiler
asmalımesçit'teki rum kemancı
böyle rüzgarsız kalmışlığımız
bu bizim çektiğimiz sancı
el ele tutuşmuş geziyordu
gazeteler cinayeti yazıyordu
haliç'e bir avuç kan dökülmüştü
emperyal oteli'nde üç gece kaldık
fazlasına paramız yetmiyordu
gözlerin gözlerimden gitmiyordu
dördüncü gece sokakta kaldık
karanlık bir türlü bitmiyordu
sirkeci garı'nda sabahladık
bilen bilmeyen bizi ayıpladı
halbuki kimlere kimlere başvurmadık
hiçbiri yüzümüze bakmıyordu
hiç kimse elimizden tutmuyordu
ben hiç böylesini görmemiştim

vurdun
kanıma girdin
kabulümsün.
Atilla İlhan